tembelliğin sınırlarını zorlarken
Günlerdir yazıcam, ha gayret şimdi yazıyorum şeklinde blogu açıp-kapayıp hiç bi halt yazmamamın nedeni çok yoğun oluşum, zaman bulamayışım falan değil malesef.
yaklaşık bi 5-6 gündür tembelliğin ve üşengeçliğin sınırlarını zorluyorum. sebebini kendime atfetmemek için sıcağa laf atmıştım ama 2 gündür acayip yağmur yağıyor ve çok güzel serin bir hava var. demekki dış etkenlerden bağımsız bir tembelmişim ben. yattıkça yatıp, uyudukça uyuyorum, son 2 haftamı süper değerlendiriyorum yani :) ama bugün bi iyilik var gibi üstümde :P az biraz bi enerji geldi gibi gibi. kaybolmazsa bakalım..
bu hafta bi sunumum var, çok takmıyorum onu, esas haftaya 3 finalim var arka arkaya. ilki almanca finali diye, dün biraz almanca çalışmaya başlamıştım, bütün dönem hoca hiç bişey öğretmeyip öğretmesi gerekenlerden soracağını açıkladığı için biraz gerildiydim. bugün derse gittiğimde çok müjdeli bir haber aldım, hoca sağolsun sınav gününe kadar evine döncek olanlara internetten atıcakmış sınavı online olarak. bi kaç kişiye sordum sınıftan herkesin kafasında benim gibi ampul yandı mı diye:) nitekim yanmış onlarda da, mail atıcaz "üzgünüz biz eve geldik sınavı google translate ile yapmak zorunda kalacağım" şeklinde :)
yani haftaya 2 artı 1kolpa almanca finalim kalmış oldu bu durumda :) burdan sınıf adına sevgiyle haykırıyorum : Wir lieben dich, Hannelore ! :)
Şu Interfly yazımı yarım bıraktığımın farkındayım ama artık ona devam etmemin imkanı yok sanırsam, tazeliği gitti bütün anılarımın, şimdi yazsam wikitravel tadında bişey çıkıcak ortaya :(
ama yine de biraz Barcelona'dan bahsetmek istiyorum, gezinin en sevdiğim şehri olmasından ötürü.
bir kere o kadar Avrupa şehri gördükten sonra, insanın kafasında bir "Avrupa şehri" taslağı şekilleniyor. gördükçe de bütün şehirleri bir şekilde o taslağa göre algılamaya, yorumlamaya başlıyorsun.
İşte bi tane büyük katedrali olur, şehrin merkezi orasıdır, çok büyük çoğunlukla ortasından bir nehir geçer, suyunun renginden tut, üstüne kurulu köprülere kadar bir süre sonra hepsinin birbirine benzediğini hissetmeye başlarsın, şehir merkezine nerden baksan minimum 100 yıldır yeni bina yapıl(a)madığından binaların hepsinin tarihi bir güzelliği vardır, hepsinin orasına burasına melek, aziz, azize, hayvan heykelleri falan serpiştirilmiştir (binanın işlevinden bağımsız olarak nerdeyse bütün binalarda vardır heykelcikler).
Bu saydığım şeyleri avrupa şehirlerini eziklemek için yazmadım, tam tersine hepsi gayet estetik ve oldukça güzel şehirler. Ama bi haftalık bir gezide 4-5 şehir değiştirip de artık bütün şehirleri bu taslak üzerinden görmeye başladığında, insanın hayranlık katsayısı ister istemez azalıyor. Paris'te Sen nehri üzerinde botla gezerken mesela, o kadar muhteşem manzara karşısında, mesela Türkiye'den 3-4 günlüğüne sadece Paris'e gezmek için gelmiş bir insanın yaşadığı hazzı ve hayranlıığı yaşayamıyorsun. Çünkü o nehrin , o köprülerin çok benzerini zaten görmüşün Prag'da, Budapeşte'de, bilmemnerde. Ya da işte yine Paris'teki Notre Dame katedralini gördüğünde "aman yarabbi" şeklinde bir tepki veremiyorsun, çünkü artık beyninde bir katedral enflasyonu oluşmuş, göre göre hepsi birbirine benzemeye başlamış falan.
Demek istediğim bir süre sonra yalama oluyor insanın gözleri, o kadar güzel yerleri tek başlarına gezmiş olsan alacağın potansiyel hayranlık biraz azalıyor haliyle. Neyse işte, gezdiğimiz her şehir güzeldi güzel olmasına, ama Barcelona'yı benim en çok sevmemin nedeni kafamdaki bu "avrupa şehri" taslağının biraz dışına taşarak, gözüme farklı görünmesiydi sanırım. Adamların Antonio Gaudi diye bir mimarları olmuş zamanında, ki adam yetmiş zaten Barcelona'yı farklı tarzıyla ihya etmeye. Sagrada Familia diye bir klise var mesela Barcelona'nın sembollerinden sayılan,çok garip tipli bir klise, ki ilk gördüğümüzde klise olduğunu anlamamız baya uzun sürdüydü. Üzerinde öyle bas bas bağıran bir haç işareti falan yok mesela, tipi de böyle çamurdan yapılma gibi duruyor, üzerinde de fazlasıyla modern görünümlü bilimum hayvan insan motifi falan var. Velhasıl, çok sıradışı, baktıkça yeni şeyler gördürten garip bir klise. Gaudi'cim bitiremeden tramvay altında kalarak öldüğü için, halen yarımmış ve adamın çizdiklerine göre bitirilmeye çalışılıyormuş yıllardır. Garcia diye çok güzel upuzun bir alışveriş caddeleri var mesela, orda da Gaudi'nin yaptığı bir kaç eser daha var Casa Batllo, Casa Mila gibi. acayip güzellerdi yaa :) mimarileri çok garip, çok sıradışı, nasıl anlatılır, böyle dev bi elle hamurdan yapılmış izlenimi veren rengarenk binalar hepsi. Bunlar taslak dışı bir yanıydı Barcelonanın. Diğer bir güzelliği ise İspanya'da bulunuyor oluşu :). Pis İtalyanların, kaotik şehirlerinden sonra İspanyol şehirleri düzen abidesi ve insanı da melek gibi geldiydi. Böyle ilgili, sıcakkanlı, çok güzel insanlar ispanyollar :) ayrıca kültür olarak yemeklerini geç yiyorlar, erkenden evlerine gidip kös kös oturmuolar diğer avrupalılar gibi. 10'da falan kapanıyordu çoğu mağaza, ki bu muhteşem bişey diğer avrupa şehirlerinde 7'de hayatın bittiğini düşününce. haliyle 9'da 10'da yemek yiyen bir milletin gece sokakları da capcanlı oluyor, hani o kadar büyük şehir gördük Avrupa'da ama bu kadar cıvıldak olanını görmediydik. Son olarak da insanında bir okumuşluk, kültürlülük seziliyor hemen, italya'daki gibi paçoz ve suçlu tipli değildi halk :) italyanları gördükten sonra, ispanyolların giyimlerinde kuşamlarında, bakışlarında bile bi asalet vardı :) Velhasıl, evet Barcelona'yı acayip sevdim, ikinci kez gidilecekler ve uzun kalınacaklar listeme girdi.
Böyle işte, yine yazmışım baya, beklemiyordum bu kadarını :)
yaklaşık bi 5-6 gündür tembelliğin ve üşengeçliğin sınırlarını zorluyorum. sebebini kendime atfetmemek için sıcağa laf atmıştım ama 2 gündür acayip yağmur yağıyor ve çok güzel serin bir hava var. demekki dış etkenlerden bağımsız bir tembelmişim ben. yattıkça yatıp, uyudukça uyuyorum, son 2 haftamı süper değerlendiriyorum yani :) ama bugün bi iyilik var gibi üstümde :P az biraz bi enerji geldi gibi gibi. kaybolmazsa bakalım..
bu hafta bi sunumum var, çok takmıyorum onu, esas haftaya 3 finalim var arka arkaya. ilki almanca finali diye, dün biraz almanca çalışmaya başlamıştım, bütün dönem hoca hiç bişey öğretmeyip öğretmesi gerekenlerden soracağını açıkladığı için biraz gerildiydim. bugün derse gittiğimde çok müjdeli bir haber aldım, hoca sağolsun sınav gününe kadar evine döncek olanlara internetten atıcakmış sınavı online olarak. bi kaç kişiye sordum sınıftan herkesin kafasında benim gibi ampul yandı mı diye:) nitekim yanmış onlarda da, mail atıcaz "üzgünüz biz eve geldik sınavı google translate ile yapmak zorunda kalacağım" şeklinde :)
yani haftaya 2 artı 1kolpa almanca finalim kalmış oldu bu durumda :) burdan sınıf adına sevgiyle haykırıyorum : Wir lieben dich, Hannelore ! :)
Şu Interfly yazımı yarım bıraktığımın farkındayım ama artık ona devam etmemin imkanı yok sanırsam, tazeliği gitti bütün anılarımın, şimdi yazsam wikitravel tadında bişey çıkıcak ortaya :(
ama yine de biraz Barcelona'dan bahsetmek istiyorum, gezinin en sevdiğim şehri olmasından ötürü.
bir kere o kadar Avrupa şehri gördükten sonra, insanın kafasında bir "Avrupa şehri" taslağı şekilleniyor. gördükçe de bütün şehirleri bir şekilde o taslağa göre algılamaya, yorumlamaya başlıyorsun.
İşte bi tane büyük katedrali olur, şehrin merkezi orasıdır, çok büyük çoğunlukla ortasından bir nehir geçer, suyunun renginden tut, üstüne kurulu köprülere kadar bir süre sonra hepsinin birbirine benzediğini hissetmeye başlarsın, şehir merkezine nerden baksan minimum 100 yıldır yeni bina yapıl(a)madığından binaların hepsinin tarihi bir güzelliği vardır, hepsinin orasına burasına melek, aziz, azize, hayvan heykelleri falan serpiştirilmiştir (binanın işlevinden bağımsız olarak nerdeyse bütün binalarda vardır heykelcikler).
Bu saydığım şeyleri avrupa şehirlerini eziklemek için yazmadım, tam tersine hepsi gayet estetik ve oldukça güzel şehirler. Ama bi haftalık bir gezide 4-5 şehir değiştirip de artık bütün şehirleri bu taslak üzerinden görmeye başladığında, insanın hayranlık katsayısı ister istemez azalıyor. Paris'te Sen nehri üzerinde botla gezerken mesela, o kadar muhteşem manzara karşısında, mesela Türkiye'den 3-4 günlüğüne sadece Paris'e gezmek için gelmiş bir insanın yaşadığı hazzı ve hayranlıığı yaşayamıyorsun. Çünkü o nehrin , o köprülerin çok benzerini zaten görmüşün Prag'da, Budapeşte'de, bilmemnerde. Ya da işte yine Paris'teki Notre Dame katedralini gördüğünde "aman yarabbi" şeklinde bir tepki veremiyorsun, çünkü artık beyninde bir katedral enflasyonu oluşmuş, göre göre hepsi birbirine benzemeye başlamış falan.
Demek istediğim bir süre sonra yalama oluyor insanın gözleri, o kadar güzel yerleri tek başlarına gezmiş olsan alacağın potansiyel hayranlık biraz azalıyor haliyle. Neyse işte, gezdiğimiz her şehir güzeldi güzel olmasına, ama Barcelona'yı benim en çok sevmemin nedeni kafamdaki bu "avrupa şehri" taslağının biraz dışına taşarak, gözüme farklı görünmesiydi sanırım. Adamların Antonio Gaudi diye bir mimarları olmuş zamanında, ki adam yetmiş zaten Barcelona'yı farklı tarzıyla ihya etmeye. Sagrada Familia diye bir klise var mesela Barcelona'nın sembollerinden sayılan,çok garip tipli bir klise, ki ilk gördüğümüzde klise olduğunu anlamamız baya uzun sürdüydü. Üzerinde öyle bas bas bağıran bir haç işareti falan yok mesela, tipi de böyle çamurdan yapılma gibi duruyor, üzerinde de fazlasıyla modern görünümlü bilimum hayvan insan motifi falan var. Velhasıl, çok sıradışı, baktıkça yeni şeyler gördürten garip bir klise. Gaudi'cim bitiremeden tramvay altında kalarak öldüğü için, halen yarımmış ve adamın çizdiklerine göre bitirilmeye çalışılıyormuş yıllardır. Garcia diye çok güzel upuzun bir alışveriş caddeleri var mesela, orda da Gaudi'nin yaptığı bir kaç eser daha var Casa Batllo, Casa Mila gibi. acayip güzellerdi yaa :) mimarileri çok garip, çok sıradışı, nasıl anlatılır, böyle dev bi elle hamurdan yapılmış izlenimi veren rengarenk binalar hepsi. Bunlar taslak dışı bir yanıydı Barcelonanın. Diğer bir güzelliği ise İspanya'da bulunuyor oluşu :). Pis İtalyanların, kaotik şehirlerinden sonra İspanyol şehirleri düzen abidesi ve insanı da melek gibi geldiydi. Böyle ilgili, sıcakkanlı, çok güzel insanlar ispanyollar :) ayrıca kültür olarak yemeklerini geç yiyorlar, erkenden evlerine gidip kös kös oturmuolar diğer avrupalılar gibi. 10'da falan kapanıyordu çoğu mağaza, ki bu muhteşem bişey diğer avrupa şehirlerinde 7'de hayatın bittiğini düşününce. haliyle 9'da 10'da yemek yiyen bir milletin gece sokakları da capcanlı oluyor, hani o kadar büyük şehir gördük Avrupa'da ama bu kadar cıvıldak olanını görmediydik. Son olarak da insanında bir okumuşluk, kültürlülük seziliyor hemen, italya'daki gibi paçoz ve suçlu tipli değildi halk :) italyanları gördükten sonra, ispanyolların giyimlerinde kuşamlarında, bakışlarında bile bi asalet vardı :) Velhasıl, evet Barcelona'yı acayip sevdim, ikinci kez gidilecekler ve uzun kalınacaklar listeme girdi.
Böyle işte, yine yazmışım baya, beklemiyordum bu kadarını :)

0 Response to "tembelliğin sınırlarını zorlarken"
Yorum Gönder