Västerås'ta bir gün

An itibariyle Selime'nin saç kurutma makinasıyla ısıttığımız miniş odasındayım. Bugün sabah 8'de Kanthal'ın fabrikasına gitmek üzere R&D departmanında çalışan Anke isimli bir kadın "Old Man"iyle (20yıllık yaşlı bir Audi) bizi universitenin kütüphanesinden aldı. Aslında çok dakik olmasını beklediğimiz bu buluşma tam 20 dakika gecikince her zamanki gibi iliklerimize kadar donduk, acıdan elimiz ayağımız tutmaz hale falan geldi. Neyse ki kadının geçerli sebepleri varmış, oğlunu yolumuzun üstünde okula bırakması gerektiği için biraz eşyaları toplamaları falan gecikmiş, her neyse kadın oldukça hoşsohbet sıcak biriydi, acayip ilgilendi bizimle. Fabrikanın üretim bölümlerine giriş yasak olduğu için yalnızca ofisleri, labaratuarları ve test odalarını gezdirdi ama baya bir şey öğrendik. Şu meşhur stress- strain grafiğini çizen koca alette bir metal çubuğun yield point ve rupture pointini hem bilgisayardan hem de rupture anını bizzat gözümüzle görebildik mesela. Velhasıl şahsen çok şey öğrendim ve de eğlendim fabrikada. Kadıncağız tren biletimizi kadar alıp arabasıyla bizi tekrar istasyona bıraktı, merkezdeki McDonalds'ımıza gidip yine birer fish burger yedik, daha dünkülerin üzerinden 12 saat bile geçmemişken :) 
Sonra Selime'nin Macroeconomy dersi için üniversitesine gittik, geçen dönem aldığım ders olduğu için ve herşeyi de çok iyi hatırladığım için (sarcasm) çok sıkıldım :P Baktım hiç yeni  bir şey öğrenmiyorum, dedim ben ikinci ders gideyim yurda, uyuyayım en iyisi :) Selime'ye dersinde başarılar dileyip, fotoğraf çeke çeke yurda döndüm. Biraz kitap okudum, biraz uyudum falan. Selime de o arada yarına olan ödevini yaptı. Sonra da işte Coop'a gidip sebze neyin aldık akşama yemeğe, mutfakta Florian ve Paul ile onlar bacon ağırlıklı pek fena görüken yemeklerini yerken muhabbet ettik bizimki pişene kadar. Yemeğimiz de gayet güzel olmuştu elimize sağlık, sağlıklı bi şekilde sebze yemeğimizi de yemiş olduk böylece. Böyle yani sevgili blog, resmen ilkokul günlüğü tutar gibi yazdım bütün yaptıklarımı bir bir :)  Perşembe gününe kadar çok ekstrem bir olay olmadıkça yeni bir yazı yazcağımı sanmıyorum, cuma gününden sonra derslerimin de başlamasıyla Viyanamdan bildirmeye devam ediciiym. Şimdi biraz Selime'nin köyünden ve universitesinden fotolar koyalım:

                                                                     sağdaki sarı bina Selime'nin yurdu


(more...)

Read Users' Comments (0)

İsveç "Tecrübesi"

İsveç gezisi/tatili falan kesinlikle değil, ancak İsveç tecrübesi diyebiliyorum yaşadığım şu 4-5 güne. Her tecrübe gibi acısıyla ( gerek soğuktan ayakların-ellerin acıması, gerekse sinir sisteminde yaşanan acılar) tatlısıyla pek çok şeyler öğretti. Tatlı kısmı bir aydır görmediğim Aslı ve Selimeyle 7/24 beraber olmamdan kaynaklanıyordu tabii, İsveç'in bizzat çok da bi katkısı olmadı bu tatlılığa. Şimdi en baştan bir özet geçeyim şimdiye kadarki bölümü.
Bu arada şuan Vasteras şehrinde ve Selime'nin yurdundayım, internet de hızlı iken foto da koyarım güzelcene.
Perşembe günü malumunuz pek sevgili canım şehrim Viyana'dan çıktım yola, 1 buçuk saatlik bir otobüs yolculuğunun ardından Slovakya denilen miniş ülkenin miniş "başkenti" Bratislava'ya ulaştım. Varır varmaz, pasaport kontrolünden geçtim ve uçuşa 2 saat erken gelmenin bir Ryanair uçuşu için çok lüzumsuz olduğunu öğrenmiş oldum zira adamlar otobüs mantığında uçurdukları için uçuştan bir yarım saat öncesinden varmak yetermiş de artarmış bile. Neyse 2 saatlik uçuşumun ardından Skavsta denilen kulübemtrak havaalanına indim, oldukça ilkel şartlarda uçaktan indikten sonra bir de havaalanının içine kadar nerden baksan 10 dakika buz üzerinde yürüttüler bizi bavullarla. Sonracıma, 1 buçuk saatlik otobüsüme bindim Stockholme gitmek üzere, vardığımda saat 7'ydi. Bir diğer deyişle tam 9 saattir yollardaydım. Neyse, Selimeylen Aslı karşıladı beni T central'de sarıldık öpüştük falan, hasret giderdik istasyonlarda :)
Şuan çok detaylı yazdığımı farkettim ve böyle her günü anlatmasına anlatırım ama zaman yok,  saat 12 olmuş ve bizim sabah 8de Kanthal'ın fabrikasına gitmemiz için erken yatmamız gerekiyor. O yüzden şimdi özetin de özetini yazıvereyim.
Özetin özeti : İsveç'te yaşanmaz, gezmeye de kışın gelinmez. Tek kelimeyle buz gibi ( burda çok göreceli bir kavram olan soğuğu tanımlamak gerekirse, derece olarak -20 hissiyat olarak ellerinin ayaklarının soğuktan acıdığı, ağzını burnunu hissetmediğin ve bir süre sonra yürümek zorunda bırakıldığın yollarda üşümekten ağlamaklı olduğun sinir bozuculukta bir soğuktan bahsediyoruz) ve buz gibi olmasının yanında da bu kış şartlarında yaşamanın kolaylaştırılmayıp zorlaştırıldığı bir ülke, bkz: ulaşım sistemleri! Adamlar Stockholm gibi büyük denilen bir şehrin sadece merkezine bir merkezi ulaşım sistemi kurmuşlar, işte en merkezi yerlere trenler metrolar falan gidiyor. Metrolardan, trenlerden indikten sonra da üç beş merkezi yere otobüs koymuş ama  durakların arası en az bizim Türkiye'de 3 otobüs durağı eder. Ondan sonrasını salmış devlet, herkes heryere yürüyor, bir otobüsten iniyorsun minimum 15 dakika yürüyorsun gitceğin yere -20 derecede. Bizim kaldığımız eve gitmek için tren istasyonundan sonra bir 15 dakika yürüme mesafesi vardı mesela ve yürüdüğün yer de yol değil, nerden baksan 50cm ezilmiş buzumsu kar. Zaten Stockholm'de taş veya yol görmedim ben, yer seviyesi komple kar veya buzdu, ne bir tuzlama ve bir yol açma hiç bir şey yoktu. Bütün kaldırımlar buz içinde, buz değilse de toz halinde kar, ve iki türde de yürümek birbirinden zor ve yorucu. Velhasıl, İsveç'te dışardayken tam bir survival mücadelesi halindeydik. Yürümeye mecbur olduğumuz yolları mecburen hızlı hızlı yürüyerek geçmeye çalıştık, gezmeye niyetlendiğimiz yerlerde de maximum 10 dakika dışarda durmak suretiyle en yakın mağazalarda ısınma molaları vererek gezebildik ancak. Hayatımda görmediğim soğuğu ve karı gördüm şu 4 günde, ve hayatımda üşümediğim kadar çok üşüdüm, dondum, buz kestim.
Kültürel, tarihi olarak City Hall ,Gamla Stan , Vasa Museum, ve bir büyük klise gezdik. Hepsi de fena değildi, ama sürekli üşüme modunda olduğumuzdan tadını çok çıkaramadık, sadece fotoğraf çekip geçtik gibi oldu. Hoş, adamların anlatabilecekleri gösterebilecekleri bir tarihleri de yok çok fazla. City Hall dedikleri komik yapıda anlattıkları "tarih" cidden gülünçtü, videoya çektik, bu muhteşem bilgilerden mahrum kalmak istemeyenlere  atabilirim :)
Küngstergarden diye bir buz pateni ringinde de paten yaptık gitmişken yapmadan dönülmez diye, ama o gün o kadar soğuktu ki en fazla 15 dakika dayanabildik, ayaklarımız buz tutmuştu ve artık gerçekten varlıklarından şüphelenmeye başlamıştık. Selime buz patenlerini çıkardıktan sonra bir süre yürümekte zorlandı, o derece. Yaşamayan bilemez böyle bir soğuk acısını, ordan okumakla anlayamazsınız yani :)
Soğuk öylesine felaket boyutundaydı ki, City Hall'un ordaki büyük nehir bile donmuştu, ve üstünü de kar kaplamıştı. Kenarda tekneler buza batmış bir şekilde, acıklı nehir görüntüsünü aşağıda bulabilirsiniz :)
Bu 4 günün en keyifli kısımları akşamlarıydı, Aslıcığım ve Selimeciğimi çok fena derecede özlemişim, akşamları hep beraber değişik güzel yemekler yapıp yedik, değişik değişik kokulu çaylar demledik onları içtik muhabbet ede ede.. Akşamları gerçekten çok güzeldi, bir sonraki buluşmamıza kadar enerji depoladık birbirimize.
Yarın Kanthal'a gidip İsveç fabrikası nasıl olurmuş, ona bakacağız bizi Anke diye bir kadın gezdirecek orda. Sonra Perşembe'ye kadar Vasteras'tayım, burda Selime'nin minik şirin odasında berabercene kalıcaz, kapalı alışveriş mekanlarını gezmeyi düşünüyoruz üşümeyi minimize edebilmek için :) Devamını yazarım Viyana'ya döndükten sonra.. Biraz foto koyalım :

(more...)

Read Users' Comments (0)

so far so good.

Sevgili blog okurlarımdan "hani nerde yeni yazılar" sesleri yükselmeye başlamışkene, bir güncelleme yazısı yazıvereyim zira evde olduğum için bu taşdevri interneti ile ancak yazı yazabiliyorum, fotoğrafları nası beceriyorsa bozuyor yüklerken.
Evet, so far so good, hiç bir problemim yok çok şükür. Sadece pazar ve pazartesi günleri biraz depresiftim, özlemle karışık bir hüzün çökmüştü ama bugün uyandığımda gitmişti o depresif şeyler :) o ilk günlerdeki turist ömerlik halim de geçti, artık baya alıştım buranın yaşam normlarına. metro için artık harita taşımama bile gerek kalmadı gibi gibi, baya öğrendim gide gele. civardaki bütün marketleri, cafeleri, bilimum ihtiyaç giderici mekanları biliyorum artık (kuru temizlemeci dahil :) )
misal bugün, öncelikle gittim abd'ye mektup attım postahaneden, sonra 2 metro değiştirerekten U3 üzerindeki Erdberg'e gittim Eurolines'dan perşembe günü için Bratislava'ya biletimi almak için. Bratislava otobüsleri baya sık kalktığı için garın en girişindeymiş bunların durağı hemen metro durağının çıkışında.  Pek bir sevindim, çünkü gar aşırı büyük ve durağı bulmak o gün baya erken gelmemi gerektirecekti. Sonra biletimi aldım, yine iki durak değiştirerekten Keplerplatz'da geçenlerde keşfettiğim Printshopa gittim uçak biletimi bastırtmak için, onu da hallettikten sonra evime kadar yürüyerek döneyim bari dediydim ama soğuk yüzünden her 200 metrede bir mağazalarda ısınmak durumunda kalınca yürümenin baya zaman alacağıını farkettim. Müller'in önünden geçiyordum ki, dün akşam Selva'nın benden mektup talebi geldi aklıma :) Müller'de geçen gördüğüm renkli kağıtlardan alaraktan karşısındaki Segafredo'ya girdim, mektubumu yazmak üzre. Neyse söyledim kahvemi, çıkardım kağıdı kalemi falan. Girdiğim anda anladıydım gerçi bu cafenin seçilebilecek en yanlış yer olduğunu ama, civarda başka yer aramaktansa katlanırım dedim azcık dumanaltına. Evet, bu gavurlar henüz geçmemiş dumansız hava sahasına ve deli gibi sigara içiyordu içerdeki herkes. Yine neyse dumanaltına bir nebze sabrediyordum ki, karşı masama iki adet İsmail YK çakması türk genci oturup da sigaralarını yakıp tip tip bakmaya başlamalarından sonra ortam "mektup yazılabilirlikten" iyice çıktı. Nitekim mektup da ortamdan nasibini alarak, mektupluktan çıktı :) Burdan tekrar özür diliyorum Selva'dan :) bir ara telafisini yazarım artık.
Perşembe günü İsveç yolcusuyum, yol sürecim dahil (ki yol dediğim şey Bratislavaya bir saatlik otobüs, iki saat uçak, Stockholm'den merkeze bir buçuk saatlik otobüsten oluşan başlı başına bir yazı konusu ) yaptığımız herşeyi fotolayıp koymayı düşünüyorum buraya günü gününe..

(more...)

Read Users' Comments (0)

Viyana Universitesi !

Şuan Viyana universitesi (benimki değil, buranın tarihi universitesi oluyor bu) kütüphanesindeyim, internet oldukça hızlı çok şükür. İlk yazımdaki bozuk fotoları düzelttim, yeni fotolar ekledim.
Burası inanılmaz güzel, müze gibi bir universite. Sağda solda eski rektörlerin heykelleri, eski yazılar falan var. Sütunlar, tavanlar hep işlemeli, yağlıboya tablolu vs., acayip güzel bir havası var.
Baya büyük bir universite gezemediğim yerleri olmuştur kesin ama gezdiğim yerlerden çektiğim bir kaç fotoyu koyayım hazır burdayken.
 
dışardan görünüş, çok üşüdüğüm için daha iyisi için uğraşamadım.

 
burası konferans salonu gibi birşey, ben burda birşey dinliyor olsam tavanları incelemekten konuşmayı dinleyemezdim.
  


 
 buralar fakülteler arası geçişlerdeki merdivenler

 

iç avlu



önemli hocalarının, rektörlerinin anıtları

(more...)

Read Users' Comments (0)

Viyana'da 3. gün

Bir önceki yazımdaki fotoğraflar garip bir şekilde internetimin gazabına uğrayıp, abuk subuk renkler şekiller haline gelmiş, nedenini bilmiyorum ama düzgün bir internet erişimim olduğu zaman tekrardan upload edeceğim.
3 gündür önceki yazımın devamını yazmak için ilham bekledim ama gelmedi. Zaten venedikten sonrası outlet turizmi gibiydi daha çok, Marsilya biraz hariç, onu da belki sonra yazarım ama şimdi hiç canım istemiyor. Marsilya Venedikten sonra ikinci favorim oldu, bir ara oranın fotoğraflarını koyarım, yine düzgün bir internetim olduğunda.
Daha sadece 3. günü devirmiş olmama rağmen aylardır Viyana'daymışcasına hissetmem iyiye işarettir umarım. Dün baya güzel dolu dolu bir gündü, hemen akşamı yazacaktım bloga ama vaktim olmadı. Bugün de haftaya İsveç'e gidene kadar azcık iyileşeyim diye evde oturayım dedim ama akşam 6ya kadar dayanabildim, sonra çıkıp reumanplatz'da biraz dolandım marketleri gezdim falan, iyi geldi.
Dün mentörüm Thomas ile buluştuk öğlen 1'de. Stephenplatz'da buluşacaktık, sonradan Schwedenplatz'a gel dedi, oraya gittim U1 metrosuyla. Metro acayip rahat, bir iki kere kaçak bindim yine ama sonra tırstım aldım bir haftalık bilet. Öğrenci kimliğim çıktığında sömestre ulaşım kartı alıcam.
Neyse, kahvenin merkezi viyana'da gittik starbucks'ta içtik amerikan kapüçinolarımızı. 2 saate yakın muhabbet ettik, baya sıcak kanlı, konuşkan bir insan. Universite, Viyana, Türkiye, ırkçılık, Tayyip Erdoğan, squash, amerika gibi çok çeşitli ve geniş bir konu spektrumunda geçen güzel bir sohbetti. Thomas baya kültürlü, aktif bir insan, buluşmadan önce 3 saat squash oynamış da gelmiş, ben uyanalı 2 saat oluyodu :) Oradan çıktıktan sonra Stephenplatz'a kadar yürüdüm, kar yağıyordu baya da soğuktu ama dondukça en yakın mağazaya girip bir iki dolanıp ısınarak devam ettim yürümeye. Stephenplatz'ın orası Viyana'nın 1.bölgesi ve baştan aşağı tarihi binalar, müzeler, heykeller vs. dolu. Yavaş yavaş ve amaçsızca 1-2 saat yürüdüm oralarda, bakınarak etrafa. Sisi museum'un oradan geçerken iki çekik gözlü kız dikkatimi çekti, birbirlerinin fotolarını falan çekiyorlardı. Dedim şunlara takılayım ben azcık , muhabbet olsun. Gittim yanlarına, kaybolmuş numarası yaptım, dedim ben haritamı evde unutmuşum (çantamda tam 3 haritam var halbuki :P) stephensdom katedraline gidecektim ama kayboldum, nerde biliyormusunuz falan.Stephensdom katedrali de her turistin Viyana'da gördüğü ilk yerdir,bilmemeleri imkansız yani.  Bunlar tabi gayet yardımsever harita falan açtılar tarif etmeye çalıştılar, baktık haritadan olmuyor, dedim siz nereye gidiyorsunuz ben de geleyim ordan gösterin falan. Öylelikle muhabbete girmiş olduk, nerden geliyorsun nereye gidiyorsun turist muhabbeti yaptık yürürken. Japonlarmış, ve türk olduğumu öğrenince de baya bir sevindiler, ooo Turko diyip durdular :) Muhabbet ede ede yürüdük baya bir, sonra katedralin önüne getirdiler beni ayrıldık orda. Bana da değişiklik oldu, güzel oldu. Ordan ben biraz daha yürüdüm katedralin caddesinde, artık iyice buz kesince döndüm evime U1imle.
Tabi bütün gün dışarda dona dona dolaşınca, hastalığım level atladı ve bonus track olarak yanında burun tıkanıklığı ve baş ağrısını da getirdi. O yüzden bugün kalktığımda hiç te iyi değildim, amacım buranın tarihi universite kütüphanesine gitmekti bugün için ama evde oturayım da iyileşeyim dedim. Sabah ilaç ve adaçayı almaya eczaneye gittim, geldim ve akşam 6ya kadar öyle dolandım evde. Akşama kadar evde oturmak gezenti bünyeme fazlasıyla bunaltıcı gelince, dedim şu marketler kapanmadan (7de heryer kapanıyo çünkü) bizim burdaki reumanplatz'ın caddesine çıktım yürümeye, yerler acayip kar tutmuştu ve hala daha yağıyordu, ben de market dolanayım diye Müller'e girdim. Yanıma da sözlük almıştım öyle rastele ürün seçip isimlerinin, içindekilerinin anlamlarına fln baktım, takıldım kendimce. Sabun reyonunda 2 yaşlarında minik bir avusturyalı kız vardı, onunla sabun koklamaca oynadık biraz. Baktım sabunları alıp alıp kokluyor, ben de gittim yanına bende başladım sabun koklamaya, kokladıkça kıza uzattım o da kokladı, o sonra seçtiklerini bana uzattı ben kokladım falan, baya gülüştük eğlendik, kız arada bana almanca bişiyler söylüyor ben tabi zerre anlamıyorum sırıtıyorum sadece :) Uzanamadığı sabunları gösterdi ben verdim ona, baya anlaştık yani hiç dil kullanmadan :) Sonra babası geldi birden o da bana almanca bişiyler söyledi gülerekten ben tabi yine sadece gülüyorum, babası kıza byebye de hadi ablaya tarzında bişi demiş olcakki kız bana el salladı gülerek, ben de üstün almancamla çüüüz dedim kıza ve ayrıldık. Bugünümü sıkıntıdan kurtaran küçük bir anı oldu böylelikle.
Böyle işte, şimdi benicalimi içtim, yatıyorum, yarına iyileşmeyi falan beklemeyeceğim, çıkıcam gezicem yine biyerleri.

(more...)

Read Users' Comments (0)

Ziplenmiş Avrupa Turu



9 günlük aşırı yoğun, her gece başka bir şehirde ve hatta ülkede konaklayarak ailemle geçirdiğim süper turumuzun ardından, sabah 8.07 ve evimde yapayanlız hertarafa bavullar saçılı bir şekilde oturuyorum. (edit1: şuan viyanadaki ikinci günümün akşamı,yazının devamını yazarım diye yarım bırakmıştım ama fırsat olmadı bi türlü, devamını yazacak ilham gelene kadar bu ilk partı postlayayım dedim) Annemler sabah 6’da münihteki uçaklarına yetişmek için yola çıktılar, sabah alelacele ayrıldık o yüzden çok bi hüzünlü olmadı, ama eve gelip de olayın idrakine varınca az biraz hüzün çöktü tabi J Herneyse, hüzünlü yanlızlık anlarımı sonraki blog postlarıma bırakıyorum, zira zaman bol olacak onları yazmak için. Şimdi, 9 gün boyunca benden haber alamayan ve neler yaptığımı merak eden hayranlarım için tatilimi özetliyorum :P
İlk gün biraz yollarda geçti, Münihe indik öğlen 2 gibi falan. İner inmez çıkıştaki dutyfree’nin orda Nordsee bulunca baya bir sevinerekten öğle yemeğimizi yedik. Sonracığıma, Avis’ten kiraladığımızı sandığımız Vito’muzu almaya gittik ve 750euroya kiraladığımızı sandığımız şeyin bir Vito’dan ziyade, Vito kategorisinde ellerinde ne varsa o araba olduğu şeklinde bir prosedürle karşılaştık. Çakallar 750 euroya isterseniz Skoda var elimizde, çünkü istediğiniz Vito’nun üstünde şuan kar lastiği takılı Vitonuzu istiyorsanız illa, kar lastiğiyle beraber 900 falan olur dedi pek sevimli alman teyze. Biz ömrümüz yollarda geçicek rahat edelim 7 kişilik Vito olsun diye kasıyoruz, teyzem bize Skoda var onu verelim diyo. Babamın tepesi baya bir attıysada, sonuç itibariyle kuzu kuzu kar lastiğini ödeyerek Vito’yu almış bulunduk.  Venedik’e doğru yollara düştüğümüzde saat 4 falandı. Normalde 4 saat falan sürmesi gereken yolculuğumuz, yollarda outlet olsun benzinlik olsun bilimum yerlerde durarak 7 saat falan sürdü, Venedik / Mestre’deki otele vardığımızda saat 11e geliyordu. Mestre Venedik’in trenle 10dk uzaklığında ilçemsi bir yer, daha çok oteller ve iş merkezleri olan tipsiz bir yer. Kaldığımız otel de NŞA’da tren istasyonuna yürüyerek 10 dk imiş, biz tabi ilk gidişimizde bi 40 dakikada falan ancak bulduk istasyonu. Yollardaki italyanlar sağolsunlar en ufak bir yardımseverlik emaresi göstermemeleri, ve zinhar ingilizce bilmemeleri ile bu 40 dakikaya epey katkıda bulundular. Yine de Mestre’de kalmakla acayip iyi etmişiz, çünkü ertesi gün Venedik’te vapurlarda, köprülerde daracık kanallar arasındaki otellerine valiz taşırken mahvolan turistleri gördüğümüzde bizim hayvanî valizlerimizi oralarda taşıdığımızı hayal bile edemedik. Ama Venedik hakkaten görülesi bir şehirmiş, ve sandığımdan daha da çok sular altındaymış J San Marco ve bir kaç başka meydanlarından başka neredeyse her sokak kanal şeklinde, her binanın altında otopark babında kayık girişi var böyle kapaklı falan. Gezerken turistik binaları falan gördükçe sanki heryer klise her yer müze gibi geliyor insana ama şehirde yaşayan sakinler hakikaten mevcut, ve hayatlarını bu değişik yaşam biçiminde sürdürüyorlar, yürümek yerine kayığa binmek, şehir dışına kadar otomobil falan görmemek gibi. Önceleri inanmakta baya bir güçlük çektim bu şekilde yaşayan insanlar hakikaten var mı diye, ama kanomuzu süren adamın anlattığına göre yaklaşık 300bin insan hakikaten bu şartlarda yaşıyormuş.Zaten sonradan tekne şeklinde ambulans olsun, meyveci olsun, beyazeşya falan fişman taşıyan nakliyat teknesi olsun bir çok yaşam emaresi gösteren tekne gördük. Grand Canal dedikleri en geniş kanala kadar Mestre’den trenle geldik, mestredeki istasyonda terminal-tren numarası- bilet almak vermek gibi pek çok acemiliğimizi de tamamen kendi önsezilerimizle hallettik, çünkü information desk’ine oturttukları italyan adam en ufak ingilizce bilmiyordu ,ekstra ilgisiz ve de suratsızdı. Biletleri yine yardımcı olmamaya and içmiş bir biletçi kadından aldım ve çekik gözlüleri, turist tiplileri takip ederek trenimizi bulduk. Biz tabi cahil cahil bileti kime göstercez diye bakarken bakarken tren Venedik’e geldi bile, hiçkimse de gelip biletimizi sormadı. Çok anlam veremeyerek çıktık neyse istasyondan yine turist takip ederek 1numaralı vaporetto’yu bulduk San Marco’ya giden. Orda da yine bilinçli turist çizgimizden kaymayarak, kişi başı 6 eurodan 24 euromuzu bayıldık vaporetto biletlerimize. Bindik vaporettoya yine ne soran var ne bişey. Ordan sonra dedik, yeter bu kadar bilet aldığımız bundan sonrakiler de Venedik büyük şehir belediyesinden olsunJ Ve sonraki bindiğimiz vaporettoların ve dönüş trenimizin hiçbirine bilet almadık, ve farkettik ki aslında çok az kişi bilet alıyormuş.

Vaporettolar bizim motorlar gibi ulaşım amaçlı, genelde Grand Canalda gidiyor geliyor, ara kanallara giremiyor. Ulaşım amaçlı da olsa nerdeyse bütün binalar tarihi ve aşırı güzel olduğu için biz fotoğraf çekmekten pek oturamadık. Öyle olunca etrafta gördüğümüz yavaş yavaş süzülen kanolar sanki daha az ilginç gibi gelmişti başta, ama oraya kadar gelip de kanosuz dönülmez diye ona da bindik. İyi ki de binmişiz, çok keyifliydi, Grand Canal’da azıcık gezindikten sonra ara kanallara girdik, insanların evlerinin arasından daracık kanallardan falan geçtik. Kanallar daracık olunca, suyun da etkisiyle çok güzel bir echo oluşuyor, bizim iki önümüzdeki çekik gözlülerin kanosunu süren adam dar kanallardan geçerken italyanca şarkılar söyledi, bizimkine baktık o da söyler belki diye ama hiç oralı olmadı. Bir ara bizim Polonyadaki İtalyanların öğrettiği Cantare şarkısını söyledi adam, ben de eşlik ettim tabi J Baya eğlendik böylelikle 35-40 dakikalık kano keyfimizde. 
Biz gittiğimizde ertesi haftaki meşhur Venedik karnavalının hazırlıkları başlamıştı, San Marco meydanına baya ihtişamlı bir geçit yeri yapıyorlardı. Gönül isterdi karnavala denk gelelim de maskeli maskeli dolaşalım etrafta, kısmet değilmiş. Biz de maskelerimizi alarak, kendi çapımızda dolandık bir iki etrafta. 
Bu arada bir ayrıntı paylaşmak istiyorum. Aslında bu “avrupalılar  yapmış abi, bizim türklere bak bi de” geyiğinden hiç haz etmem. O geyiğe çok fazla daldığın zaman , insanı mı sistemi mi eleştiriyorsun karışabiliyor. Aslında övdüğümüz şey Avrupalıların sistematik üstünlükleriyken, yerdiğimiz Türkler’in bizzat kendisi olabiliyor. Ama şu fotoğrafları paylaşmadan geçemiyeceğim:
  
 


Bu iki fotodaki de nerden baksan 80lik insanlar, ve ben bizzat izledim, yürümekte falan inanılmaz zorlanıyorlardı. İlk fotodaki kadın Pazar arabasıyla geldi ve dakikalarca eğilip doğrularak ayırdığı çöpleri, ayrı ayrı kutularına attı. O plastik şişeleri zar zor eğilip tek tek kutuya atarken ben izlemekten yoruldum yani. Onlar bitince de karton çöplerini attı diğer çöp kutusuna. Diğer fotodaki de yine yaklaşık 80lik bir amca, ve adamcağız o soğukta eskimiş bisikletini getirmiş söküyor geri dönüşüme atabilmek için. Adamcağız çöpün kenarına bırakıp da gitmemiş bisikletini, tek tek vidaları söktü parçaladı bisikleti ve metal geri dönüşümüne attı. Şahsen önünden geçmiyorsam, hayatımda hiç sırf ayırdığım çöpleri atmak için bir geri dönüşüm kutusuna gitmedim, gerçi çöp de ayırdığım söylenemez çok fazla. Sonra bi de Sabancı’daki kağıt geri dönüşüm kutularının yakılarak vandalizme kurban gitmesi aklıma geldi. Böyleyken böyle yani, daha ne diyim.
Destan yazmışım yalnız, ve daha 9 günün sadece ilk iki günüydü bu J Buraya kadar okumuş olan varsa, tebrik ediyorum o kişiyi. E buraya kadar okumuşun devamını da oku bari :
Ertesi gün Venedik yakınlarındaki bir outlete gittik, oradan Modena’ya ve oradan da Fransaya doğru yola çıktık. İtalya-Fransa sınırı acayip dağlık bir yermiş, ama yol otobandı ve adamlar dağları delip bildiğin dümdüz otoban yapmışlar. 5-6 km uzunluğunda tüneller geçtik, ve aralıklı aralıklı tünel dolu olan bu dağlık yol tam 200km idi. Dağlardan geçerken sinyallerde sorun oldu heralde, bizim navigasyon aleti 200km boyunca sapıttı ve kendine gelemedi. Ardarda düz git sola dön, mümkün ola bir yerden geri dön şeklinde serzenişlerde bulundu ama otoban neyseki dümdüzdü problem olmadı o yolda. Ama diğer günlerde en ufak bir dağlık gördüğünde bu şekilde sapıtmasıyla, bol bol kaybolup kendi etrafımızda 4 dönmemizi de sağladı sevgili navigasyon cihazımız.

(more...)

Read Users' Comments (0)