bitti.

biteli çok oldu gerçi. 27 haziran pazar gecesi döndüm İstanbul'a.
dönüşümün tek olayı her erasmusçu gibi oldukça ağır ve sayıca da çok valizleri taşımak oldu. 2 valiz bir sırt çantası ve bir xxl poşet ile kurtardım ama inanılmaz bir görüntüydü. hele büyük valiz artık dik duramıyordu havaalanına geldiğinde, tekerlekleri falan hep yamulmuştu ağırlığından, zira check in'deki tartıya çıktığında 35 kilo geldiğini söyledi kadın. maximum insani taşıma ağırlığı ise 32 kiloymuş :) dedim evet ben gayet insani olmayan koşullarda taşıdım onu evden buraya, siz şurdan uçağa koyamıyor musunuz. yok dedi olmaz böyle, 3 kilo azaltman gerek, diğer valize ekleyemez misin diyor bi de bana. diğer valizin nasıl şartlarda kapatıldığını bilmiyor tabi. diğer valiz dediğim de küçük el bagajı boyutunda tekerlekli bir valiz, o bile 15 kilo tutuyordu yani. neyse eşşek kadar 35 kiloluk valizimi açtık orda rezil bir şekilde, ordan burdan ne kadar ağır görünen eşya varsa bi poşete doldurduk. öylelikle kabul etti kadın 32 kiloya indirince valizi. velhasıl, 35 + 15 , sırt çantam da nerden baksan vardır bi 6 kilo falan, 56 kilo bagajla bindim uçağa :) babam, sağolsun, milleriyle upgrade ettirip business almış biletimi, o yüzden hiç problem çıkarmadılar 50 kilo valiz mi verilir diye. normalde biletin üstünde max 30 kilo yazıyor çünkü.
duty free bölgesinde de zaten ölmüş bitmiş bir halde olduğumdan hiç dolanmadım, business classlığımı kullanarak ordaki business lounge'a girdim. çaylar kahveler yaptım kendime, büfeyi baya bir sömürdüm falan :) uçakta da business'ız diye xl bir yemek getirdiler, böyle porselen tabaklarda :) hem havaalanında hem uçakta baya bir tıkınmış oldum business olmamın hatrına :P

böyle yani, geleli 1 hafta olmak üzere, henüz kültür şokunu atlatamadım :P kafamda kıyaslar dönüyor haliyle, viyanada böyleydi burda şöyle gibisinden :)
2 kere marketteki kasiyere dankeschön dedim, 1 kere de bir adama çarptığımda schöldigung dedim. ama sonradan alıştım yani, daha da demem heralde, çok aptal oluyo çünkü, insanlar ya hava atmaya falan çalıştığını sanıyor ya da bunlar da alamancı işte gibisinden bakıyor :) ''yok ben erasmustaydım da 5 ay dediğim tek şey dankeschön ve schöldigung'du ondan böyle ağız alışkanlığı olmuş naparsın'' diyemiyorsun haliyle.

erasmus bittiğinden dolayı, bu blogda miadını doldurmuş oldu doğal olarak.
bu süreç boyunca beni okuyan herkeslere burdan teşekkür eder,  bu blogun burada bittiğini üzüntüylen bildiririm. nice bloglarda daha görüşmek üzere :P :)

(more...)

Read Users' Comments (0)

tembelliğin sınırlarını zorlarken

Günlerdir yazıcam, ha gayret şimdi yazıyorum şeklinde blogu açıp-kapayıp hiç bi halt yazmamamın nedeni çok yoğun oluşum, zaman bulamayışım falan değil malesef.
yaklaşık bi 5-6 gündür tembelliğin ve üşengeçliğin sınırlarını zorluyorum. sebebini kendime atfetmemek için sıcağa laf atmıştım ama 2 gündür acayip yağmur yağıyor ve çok güzel serin bir hava var. demekki dış etkenlerden bağımsız bir tembelmişim ben. yattıkça yatıp, uyudukça uyuyorum, son 2 haftamı süper değerlendiriyorum yani :) ama bugün bi iyilik var gibi üstümde :P az biraz bi enerji geldi gibi gibi. kaybolmazsa bakalım..
bu hafta bi sunumum var, çok takmıyorum onu, esas haftaya 3 finalim var arka arkaya. ilki almanca finali diye, dün biraz almanca çalışmaya başlamıştım, bütün dönem hoca hiç bişey öğretmeyip öğretmesi gerekenlerden soracağını açıkladığı için biraz gerildiydim. bugün derse gittiğimde çok müjdeli bir haber aldım, hoca sağolsun sınav gününe kadar evine döncek olanlara internetten atıcakmış sınavı online olarak. bi kaç kişiye sordum sınıftan herkesin kafasında benim gibi ampul yandı mı diye:) nitekim yanmış onlarda da, mail atıcaz "üzgünüz biz eve geldik sınavı google translate ile yapmak zorunda kalacağım" şeklinde :)
yani haftaya 2 artı 1kolpa almanca finalim kalmış oldu bu durumda :) burdan sınıf adına sevgiyle haykırıyorum : Wir lieben dich, Hannelore ! :)
Şu Interfly yazımı yarım bıraktığımın farkındayım ama artık ona devam etmemin imkanı yok sanırsam, tazeliği gitti bütün anılarımın, şimdi yazsam wikitravel tadında bişey çıkıcak ortaya :(
ama yine de biraz Barcelona'dan bahsetmek istiyorum, gezinin en sevdiğim şehri olmasından ötürü.
bir kere o kadar Avrupa şehri gördükten sonra, insanın kafasında bir "Avrupa şehri" taslağı şekilleniyor. gördükçe de bütün şehirleri bir şekilde o taslağa göre algılamaya, yorumlamaya başlıyorsun.
İşte bi tane büyük katedrali olur, şehrin merkezi orasıdır, çok büyük çoğunlukla ortasından bir nehir geçer, suyunun renginden tut, üstüne kurulu köprülere kadar bir süre sonra hepsinin birbirine benzediğini hissetmeye başlarsın, şehir merkezine nerden baksan minimum 100 yıldır yeni bina yapıl(a)madığından binaların hepsinin tarihi bir güzelliği vardır, hepsinin orasına burasına melek, aziz, azize, hayvan heykelleri falan serpiştirilmiştir (binanın işlevinden bağımsız olarak nerdeyse bütün binalarda vardır heykelcikler).
Bu saydığım şeyleri avrupa şehirlerini eziklemek için yazmadım, tam tersine hepsi gayet estetik ve oldukça güzel şehirler. Ama bi haftalık bir gezide 4-5 şehir değiştirip de artık bütün şehirleri bu taslak üzerinden görmeye başladığında, insanın hayranlık katsayısı ister istemez azalıyor. Paris'te Sen nehri üzerinde botla gezerken mesela, o kadar muhteşem manzara karşısında, mesela Türkiye'den 3-4 günlüğüne sadece Paris'e gezmek için gelmiş bir insanın yaşadığı hazzı ve hayranlıığı yaşayamıyorsun. Çünkü o nehrin , o köprülerin çok benzerini zaten görmüşün Prag'da, Budapeşte'de, bilmemnerde. Ya da işte yine Paris'teki Notre Dame katedralini gördüğünde "aman yarabbi" şeklinde bir tepki veremiyorsun, çünkü artık beyninde bir katedral enflasyonu oluşmuş, göre göre hepsi birbirine benzemeye başlamış falan.
Demek istediğim bir süre sonra yalama oluyor insanın gözleri, o kadar güzel yerleri tek başlarına gezmiş olsan alacağın potansiyel hayranlık biraz azalıyor haliyle. Neyse işte, gezdiğimiz her şehir güzeldi güzel olmasına, ama Barcelona'yı benim en çok sevmemin nedeni kafamdaki bu "avrupa şehri" taslağının biraz dışına taşarak, gözüme farklı görünmesiydi sanırım. Adamların Antonio Gaudi diye bir mimarları olmuş zamanında, ki adam yetmiş zaten Barcelona'yı farklı tarzıyla ihya etmeye. Sagrada Familia diye bir klise var mesela Barcelona'nın sembollerinden sayılan,çok garip tipli bir klise, ki  ilk gördüğümüzde klise olduğunu anlamamız baya uzun sürdüydü. Üzerinde öyle bas bas bağıran bir haç işareti falan yok mesela, tipi de böyle çamurdan yapılma gibi duruyor, üzerinde de fazlasıyla modern görünümlü bilimum hayvan insan motifi falan var. Velhasıl, çok sıradışı, baktıkça yeni şeyler gördürten garip bir klise. Gaudi'cim bitiremeden tramvay altında kalarak öldüğü için, halen yarımmış ve adamın çizdiklerine göre bitirilmeye çalışılıyormuş yıllardır. Garcia diye çok güzel upuzun bir alışveriş caddeleri var mesela, orda da Gaudi'nin yaptığı bir kaç eser daha var Casa Batllo, Casa Mila gibi.  acayip güzellerdi yaa :) mimarileri çok garip, çok sıradışı, nasıl anlatılır, böyle dev bi elle hamurdan yapılmış izlenimi veren rengarenk binalar hepsi. Bunlar taslak dışı bir yanıydı Barcelonanın. Diğer bir güzelliği ise İspanya'da bulunuyor oluşu :). Pis İtalyanların, kaotik şehirlerinden sonra İspanyol şehirleri düzen abidesi ve insanı da melek gibi geldiydi. Böyle ilgili, sıcakkanlı, çok güzel insanlar ispanyollar :) ayrıca kültür olarak yemeklerini geç yiyorlar, erkenden evlerine gidip kös kös oturmuolar diğer avrupalılar gibi. 10'da falan kapanıyordu çoğu mağaza, ki bu muhteşem bişey diğer avrupa şehirlerinde 7'de hayatın bittiğini düşününce. haliyle 9'da 10'da yemek yiyen bir milletin gece sokakları da capcanlı oluyor, hani o kadar büyük şehir gördük Avrupa'da ama bu kadar cıvıldak olanını görmediydik. Son olarak da insanında bir okumuşluk, kültürlülük seziliyor hemen, italya'daki gibi paçoz ve suçlu tipli değildi halk :) italyanları gördükten sonra, ispanyolların giyimlerinde kuşamlarında, bakışlarında bile bi asalet vardı :) Velhasıl, evet Barcelona'yı acayip sevdim, ikinci kez gidilecekler ve uzun kalınacaklar listeme girdi.
Böyle işte, yine yazmışım baya, beklemiyordum bu kadarını :)

(more...)

Read Users' Comments (0)

Interfly - contd?

Aslı dün Stockholm'e bugün de Selime'yle Türkiye'ye döndü. Aslı'nın gidişiyle yine dımdızlak kaldığımdan dolayı bir hoş oldu içim dün, bir yapayalnızlık çöktüydü yine bana. Dün yazarım önceki yazının devamını fotolar falan koyarım diyodum ama, hiç canım çekmedi, nese dedim bugün yazarım ama hala canım çekmiyo :) bugün iyiyim gerçi, depresiflik falan yok hiç. ama acayip bi üşengeçlik var üstümde, sıcaktan mıdır bilmem artık (kaç gündür 35 derece civarında havalar çünkü).
Ama yarın yazıcam söz :P, foto da koyucam..
Yarın da yazmassam eğer, bu yazıyı okuyan binlerce okurumdan biri hatırlatsın lütfen (?), belki öylelikle baskıylan fln yazarım bişeyler..

(more...)

Read Users' Comments (0)

Interfly - [Milan->Roma->Barcelona->Paris ]

Dün itibariyle aşırı tempolu, bol uçuşlu ama çok da eğlenceli bir 8 günün sonunda döndüm Viyana'ma. Şimdik Aslı'yı Türkiye'ye yolculamadan Viyana'yı gezdiriyorum ziplenmiş bir şekilde.
Başlıktaki sıra kronolojik sıra, güzellik ve ya beğenilme sırası değil yani. Şahsi beğenme sıram ise şöyle : Barcelona>Paris>Milan>Roma..
Ben gezinin demirbaşıydım, en başından beri vardım yani hepsinde. Selimeyle Milan'da ikimiz tektik, Roma'da bir gün yine başbaşaydık sonra Aslı geldi bir gün de onunla gezdik Roma'yı. Sonra üçümüz Barcelonaya geçtik, 2 gece bir gün gibi ridiculous bir sürede Barcelona'yı gezdik ama her sokağı içimizde kaldı, kesinlikle tekrar gidilip görülecekler listemize ilk sıradan girdi Barcelona bu yüzden. Selime Barcelona'dan sınavı olduğu için İsveç'e geçti, biz de Aslıyla Paris'e geçtik aynı gün. Nuran da sınavlarını bitirmiş özgür bir  insan olarak Paris'e geldi bizden 3-4 saat sonra. 2 gün de Parisi gezdik böylelikle. Dün de işte Aslıyla Viyana'ya geldik, ben evime gelmiş hissiyatındayım ama Aslı halen turistik modda perşembeye kadar.
Yaptığımız şeyin literatürdeki adı Interfly oluyomuş, interrail yerine havalı bir şekilde uçarak gittik şehirler arasında. Uçuşlarımızın hepsi Ryanair ileydi, ve ucuz etin yahnisinin hakkaten yavan olduğunu böylelikle tecrübe ettik. Bi kere Ryanairin havaalanları şehirlere o kadar uzak ki saatlerini yollara veriyorsun, ve tabi dağın başına inildiği için şehre gidebilmek için Ryanairin otobüsleri kaç para derse eli mahkum vermek zorunda kalıyorsun. Mesela, Paris'te şehre gidicez diye tek yön 15 euro verip 1bucuk saat yol gittikten sonra şehre vardık sandığımız yerin de gayet şehrin ücra bir köşesindeki gar olduğunu öğrenmek hoş olmadı. Ucuz alıyoruz diye sevindiğimiz her uçak bileti o otobüslerle en az 20-30 euro daha eklenmiş oldu biletlere, yine de normal uçaklardan ucuz oluyo gerçi hakkını da yemiyim Ryanair'in.
Roma'yı son sıraya koymamı garip karşılayacaklar olacaktır ama inanın bana hiç öyle abartıldığı gibi aşk meşk şehri değil; bildiğin varoş, her tarafından kaos akan, toplu taşıma denen şeyin kelimenin tam anlamıyla işkence olduğu (İstanbul'a yatıp kalkıp şükretmek lazım, otobüslerinin doluluğu ve trafiği dahil) bir şehirmiş Roma. Selime de katılacaktır dediklerime, tam anlamıyla sükut-u hayal oldu Roma bize. Çok çileler çektik Roma'da Selime'yle. Havasızlıktan öleceğimizi sandığımız, ömrümde görüp görebilceğim en kalabalık, sıkışık ve pislik içindeki metroları ( metrolar derken, birden fazla olan şeylere "lar"eki eklediğimizden öyle dedim, yoksa dünya başkenti diye hava attıkları Roma'da topu topu 2 tanecik metro hattı vardı!) olsun, her tarafta "nasıl adam kazıklarım" bakışlarıyla dolanan italyanlarıyla olsun, Roma'dan resmen nefret ettik. Daha somut örneklerle pekiştireyim nefretimizin nedenlerini; Roma'daki ilk 2 saatimiz içinde Selime adi bir İtalyan turist avcısı tarafından dayak yedi, ilk günümüzün neredeyse yarısı insan selinden istesen de hızlı yürüyemediğimiz ve yardımcı olmaması için bilerek abuk subuk yerlere koydukları tabelalar yüzünden metro istasyonlarında geçti, ve daha bunun gibi nice sinir bozukluğu yaşadık.

Saat geç olmuş, Aslı da başımda internet bekliyo:) devamını sonra yazayım bari

(more...)

Read Users' Comments (0)

Prag & Dresden

yarına 8 sayfalık bir essayi olan, sabahtan beri sadece 2 sayfasını yazmış, bu sebepten dolayı dışarda hava çok güzel olmasına rağmen kütüphaneye tıkılmış ve facebook, msn ikilisi arasında mekik dokumaktan yorulmuş bulunduğumdan değişiklik olsun diye biraz foto koyayım bloga dedim.
sonra da değişiklik olsun diye biraz essay yazmaya çalışıcam.

(more...)

Read Users' Comments (0)

aldım öbb'nin ahını, çıktı aheste aheste

Başlığı açıklamadan önce son 3 günümü anlatayım biraz.
Perşembe günü kardeşceğizim Zeynep lisesinden bi grupla birlikte Prag- Viyana ve Dresden gezisine gelmişti. Perşembe Pragı gezip, cuma günü de Viyana'ya geldiler minibüs ile. Akşama kadar tescilli Viyana rehberi olarak Viyana'yı gezdirdim, yine, yeniden, en baştan :)  Sonra akşam beraber  Prag'a döndük hepberaber, takograflı ve hız limiti 100e ayarlanmış minibüsleriyle. Azeri şöför amca sağolsun hız limitini zaten çok nadir zorladı, ortalama 80mph ile köy yolu denebilecek kötü kötü yollardan giderek tam 5 saatte ulaştık Prag'a. Ertesi gün Almanya'nın Çek cumhuriyeti sınırındaki Dresden adlı şehrine gittik. Martin Luther'in doğduğu ve protestanlığı başlattığı şehir burası. Doğu Almanya olduğu için, kliseleriyle, diğer yapılarıyla falan diğer Alman şehirlerinden farklı görünümlü bir şehir. Elbe diye güzel bir nehir geçiyor içinden. Ayrıca Dresden, Saksonların (bir Cermen türü olup Anglosaksonların ataları olan halk) yaşamış olduğu, halen de yaşadığı bir şehir. Zaten şuan da Doğu Almanya'nın Saksonya eyaletinin başkentiymiş Dresden. Velhasıl, bol Nazi katliamlı tarihiyle, Martin'ciğimin şehri olmasıyla falan değişik güzel bir şehirdi Dresden.
Ertesi gün Prag'daydık, alışveriş falan yaptık, küçük çaplı bir klise konserine gittik.
Pazartesi günü de benim trenim öğlen 2de olduğundan ve Prag'ı çok detaylı gezemediğimden (Zeynepler Viyana'ya gelmeden önceki gün gezmişlerdi çünkü Prag'ı) ve Zeynep'lerin uçağı akşam olduğu için o gün Karlovari diye bir kasabaya gideceklerinden, sabah ayrıldık onlarla. Ben hafif olacağını tahmin ettiğim ama hafifliğin yanından geçmeyen tekerlekli valizimle 2'ye kadar gezdim Prag'ı. Zaten baya küçük şehir, tüm turistik mekanlara yürüyerek gidiyorsun. Aşk köprüsü denen köprüyü falan da yürüyerek geçiyorsun. Velhasıl, tüm Prag'ı 4 saatte yürüyerek, fotoğraflar çekerek  ve hatta valiz çekerek bitirdim. Valiz çekme kısmını bu kadar emphasize etmemi garip bulanlar, tekerlekli valiz sonuçta ne kadar zor olabilir diyenler için açıklama yapayım; Prag'da araba yolları dahil hiç bir yer düz asfalt değil, her yer ama her yer büyük ve aralıklı taşlar döşenmiş bir halde. haliyle valiz çekmek olması gerektiğinden 3-5 kat daha fazla efor sarfettirdi o yollarda. haliyle de gün sonunda ne el ne kol kaldı.  tüm gün boyunca takur tukur valiz sesi dinlememin yanı sıra yanımdan geçen turistlerin çıkan sese dönüp dönüp imalı imalı "yok artık , şurda valizle mi yürünür, senin gürültünü mü dinlicez yani" mesajları okunan gözlerle tüm gün beni kesmeleri de hoş değildi. ama Prag Allah için güzel şehir, heryerin yürüme mesafesinde olması falan çok güzel, böyle paket halinde heryerini hissedebiliyorsun. Köprüleri, şato görünümlü kliseleri, daracık sokaklarıyla falan farklı bir güzelliği vardı.  ama gelişmemiş bir ülke o ayrı, yani Viyana'dan sonra baya hissediliyor Çek cumhuriyetinin kominizmden çıkmış, gelişmeye çalışan bir ülke olduğu. turistik mekanların haricinde yollar, binalar vs. baya köhne ve bakımsızdı.
Başlığa gelecek olursak, bilmeyenler için ; ÖBB Avusturya'nın tren şirketi oluyor. Ben dönüş için tren biletimi alırken önce ÖBB'den bakmıştım 60 euro olunca bir de Çek'in tren şirketinden bakayım deyip 20 euroya bulunca Çek'lerin tren şirketinden ve internetten aldım biletimi. Herşey gayet yolunda gitti, trenimi buldum, güzelce de bir kompartmana yerleştim, kompartmanda Amerikalı bir baba-kız vardı Avrupa turuna çıkmışlar kızının lise mezuniyet hediyesi olarak, onlarla da gayet samimi muhabbet ediyor ve Prag'dan henüz çıkıp köyümsü yerlerden geçmeye başlamışken konduktör geldi. Ben biletimi uzattım, kadın aldı baktı, dedi bu bilet yarına. Ben tabi şoklarda, gayet eminim bide bileti alırken o kadar çok kontrol etmiştim ki ayın 24üne alıyorum diye, mümkün değil falan modundayım. Baktım bilete hakikaten 25 yazıyor, artık nasıl olmuş da yapmışsam, salak gibi 25'ine almışım bileti hakkaten. kadın dedi böyle gün transferi yapamıyoruz, şuan geçersiz bu bilet. Etraf da kuş uçmaz kervan geçmez araziler falan var, dedim ne yani dışarı atmıycaksınız dimi beni, yusuf yusuf şeklindeyim. Kadı gitti bir üstünü çağırdı, yeni gelen konduktör dedi yeni bilet almanız gerekiyor ama biz ancak Avusturya sınırına kadar satabiliyoruz, Breclav'dan sonra Viyana için tekrar bilet alcaksınız dedi. Tamam dedim Breclav'a kadar ne kadarsa verelim, 20 euroymuş. orda  Breclav için bi 20 euro bayılmış bulundum. Neyse yaklaşık bi 3 saat sonra Breclav'a vardık, elemanlar değişti Avusturya'lı kondüktörler geldi. Yine aynı prosesin küçük bir versiyonunu da o kadınla yaşadıktan sonra, yok dedi bilet alcaksın yine 20 euroya. Napalım dedim, bir 20 euro daha vermiş bulundum orda. Yani internetli yanlış biletimle birlikte toplam 60 euro vermiş oldum. Beğenmediğim ÖBB'nin 60 euroluk biletine laf edip, ona buna ben ÖBB'de kazıklanmadım, Çek'lerden 20 euroya aldım bileti dedikçe demekki ÖBB çok fena içerlemiş, böyle ahı tuttu yine bi şekilde çıkardı benden 60 euroyu.
Böyleyken böyle, şuan çok yorgunum, foto seçmekle uğraşamıyacağım, yarın okula gidince bir kaç Dresden ve Prag fotoğrafı koyarım diye düşünüyorum..

(more...)

Read Users' Comments (0)

Psikopatın önden gideni arkasına bakmayanı

Sabah 8den beri haftalar geçmiş gibi hissediyorum. Görüp görebileceğim en psikopat ruhlu, sorunlu insanla grup arkadaşıymışım meğer. Bir önceki yazımda bahsettiğim Fumi ile yapacağımız sunumda 3. bir kız daha vardı aslında Magdalena diye, Avusturyalı bir psikopat. Hanfendi bizimle buluşmanın faydasız olduğuna inandığı için herkes kendi kısmını sunsun şeklinde konuştuğu için biz Fumi ile o gün ikimiz buluşmuştuk. yaklaşık bir aydır da bu sunumun paperını yazıyorduk, onu da bölüştüğümüz için herkes kendi kısmını yazıyordu. Yazdığımız süreç boyunca da bu Magda denen sorunlunun triplerini takmadık, güldük geçtik hoşgördük, sürekli bize ödeve yeterince önem vermediğimizii ima eden aptal maillerin yanında yazdığımız şeyleri de beğenmeyip beğenmeyip sürekli değiştirmemizi istemesine bile bişey demedik, elimizden geleni değiştirdik yine hoşgördük. Ama bugün artık hoşgörülmeyecek kadar azıttı sorunlu kız.
Neyse anlatıyorum;
Bugün malum 12de presentation vardı, yaklaşık 2 hafta  önce bitirdiğimiz paper'ın da teslim günüydü.
Bu gerizekalı Magda gece 1de, Fumi ile ikimize bir mail döşemiş. Yok işte saatlerdir sizin yanlışlıklarla dolu paperınızı ve sunumlarınızı düzeltiyorum, ben sizin editörünüz müyüm, madefm ingilizce bilmiyorsunuz adam gibi ingilizce bilen bi arkadaşınıza düzelttirseydiniz, ayrıca Fumi'nin kısmı çok zayıf olduğu için oraya 2 ekstra slayt eklemek zorunda kaldım ama merak etmeyin onları ben presente edicem!, artık hiç umutlu değilim bu presentationdan zaten Merve'nin paper kısmında da şunlar bunlar eksikmiş bu şekilde nasıl sunacağız bilmiyorum, herkes işini adam gibi yapsaydı bunların hiçbiri olmazdı vesaire vesaire..  Hakaretlerle ve çoğu zaman da yalanlarla dolu bir mail yazmış arkadaş. Ne benim ne de Fumi'nin kısmında yanlışlıklar vardı, ben şahsen 3 kere kontrol edip yolladım ve gayet de yanlışsızdı. Eksik olduğunu sandığı kısımı da yazalı 2 hafta oluyor ama hasbamın aklına dün gece gelmiş eleştirmek. Zaten 1 aydır triplerini çekiyorduk, ses çıkarmadıkça daha da çirkefleşti terbiyesiz.
Fumi de gece 1de okuyunca bu maili (ben uyuyordum) acayip ağırına gitmiş, ağlamış falan.. Hocaya mail atmış, böyle böyle suçlamalara maruz kaldık Magdalena tarafından, ben bu lafları hakedecek hiç bir şey yapmadım, 1 aydır çok çalıştım bu paper için ve Magda bir gece kala beni sallapati iş yapmakla suçluyor vesaire. Kız yedirememiş gururuna ve ben daha fazla bu Magda denen kızla çalışamam demiş, öylelikle bırakmış dersi. Gelmeyeceğim sunuma demiş.
Ben sabah kalkıp da bunların hepsini okuyunca, kaynar sular döküldü tabi tepemden. Benim de direk bırakasım gelse de, artık olay gurur meselesi olunca presentationa gitmeye karar verdim, en azından Magda kendi kafasında kurduklarıyla hocaya bizi kötülemesin diye.
Gittim sınıfa, kız geldi yanıma, Fumi'nin yaptığını gördün mü bence bu çok büyük bi haksızlık dedi. Ben de dedim esas senin yaptığın suçlamalar haksız ve kırıcıydı dedim, Fumi'nin yaptığı az bile dedim. Bunun üzerine psikopatımız iyice dellendi ve gece boyunca nasıl paper yanlışı düzeltmekle geçirdiğini, dediklerinin demesi gerekenler yanında çok az bile ve kibar olduğunu falan söyledi. Dedi ben hocanın yanına gideceğim, gelecek misin sen de?  Heralde gelicem yani dedim, ne söylediğini duymam gerekiyor.
Gittik hocanın yanına, psikopat başladı anlatmaya.  İşte, en başından beri biz herşeyi çok geç yapmışız, okumaları da yazıyı da deadline'a çok az kala bitirmişiz, hep kendini bizi motive etmek zorunda hissetmiş, çok fazla zaman harcamış bu işe şuanda bu şekilde muamele görmesi haksızlıkmış falan, zaten yazdıkları şeyler yanlışlıklarla dolu olduğu için hep ben düzelttim herşeyi... açtı ağzını yumdu gözünü, saçmalıyor kendince. hoca bana döndü dedi, sen ne diyorsun bu konuda. ben zaten sinir küpü olmuşum bu sefer ben açtım ağzımı,  dedim Magda'nın dediklerinin hiçbirini ne kabul ediyorum ne de bu hakaretleri hak ediyorum. ben okumayı da yazmayı da gayet erken bitirdim, ve yazdığım kısmı da 3 kere kontrol ettim, hiç öyle dediği gibi yalnışlıklarla falan dolu değil dedim.Ayrıca arkadaş sunuma bir gün kala gerçekten hakaretlerle dolu bir mail attı ikimize de, bunu da hak edecek hiç bir şeyim olmadı benim dedim.  bu sırada hasbam, elindeki dosyayı gösterdi, meğer bütün facebook konuşmalarımızı mailleşmelerimizi falan print ettirmiş. işte isterseniz burdan bakabilirsiniz bütün herşeye, ben hiç bir zaman hakaret etmedim falan demeye kalktı, onların tavrına göre gayet az bile söyledim, dün gece çünkü çok yorgundum bütün yanlışları kendim düzeltmek zorunda kaldığım için falan dedi. benim iyice sinirim attı, dedim hocaya lütfen bakın  konuşmalara, siz karar verin benim artık diyeceğim bir şey yok dedim.
Hoca da gayet cool, ben prosesle ilgilenmem sonuça bakarım dedi, sizin aranızdaki problemler beni ilgilendirmez ben sunuma ve papera puan veririm dedi, bu yüzden isterseniz şimdi isterseniz yarın yaparsınız sunumu dedi, hadi oturun artık dedi.
Oturduk ama benim kayışlar kopmuştu zaten, sınıfın ortasında o kadar yalan yanlış suçlamaya bide Fumi'nin kısmını yarına kadar çalışmamız onu da sunmamız gerekti. O spastik kızla değil tekrar oturup presentation çalışmaya suratına bile bakmaya tahammül edemiyeceğimi farkettim. Zaten hoca da sunuma genel not vereceği için ve bu saatten sonra adam gibi bi sunumun yarına yetişmeyeceği neredeyse kesin olduğu için bu gerzek kızla daha fazla uğraşıp da D veya C almaktansa, gururumla bırakırım dersi F gelir Sabancı'da da üstüne bir ders saydırırm diye düşündüm ve çektim çıktım dersten. Magda denen psikopat da yarın artık bütün sunumu kendi yapmaya çalışsın, madem biz çok uyduruk yapmışız, bir günde kendisi oturur en güzelini hazırlar.
En azından pısıp kalmamış oldum hakaretleri karşısında, kendimi savunmuş oldum. Public bir kavga tecrübesi de oldu bana bu...

(more...)

Read Users' Comments (0)

Sushi yedikten sonra Japonlar tarafından reddedilmek..

Bugün grup arkadaşım Fumi ile sunum için! buluştuk. Önce Akakiko'da (burdaki en ünlü Japon restaurantı) öğlen yemeğimizi yeriz sonra da starbucks'ta çalışırız sunuma diye planlasak da, sunum kısmı biraz yalan oldu, yedik içtik sadece :) Ben cahili, ilk defa Japon restoranına gittiğim için menüye eblek eblek bakarken, Fumi sağolsun baya bir aydınlattı beni çeşitler hakkında. Hep sushi olarak bildiğim yosuna sarılı yuvarlak şeylere maki deniyormuş meğer, sushi dikdörtgen biçimli olanlara deniyormuş. Ben sushi-maki set aldım,bugün kendimi çiğ balık yiyecek kadar open-minded hissetmediğimden vegan çeşidinden söyledim, avakado, havuç, salatalık ve brokoliden oluşuyordu içindekiler. Maki'lerin içine, suşilerin altına koydukları pirinçler de farklıydı, sakızımsı  değişik bir yapıları vardı. Yukardaki fotoğrafta , sol taraftakiler maki, diğerleri de sushi işte. Önde görünen yeşil sos, wasabi sosu. Çılgın acı olmasına rağmen tabaktaki en hoşuma giden şey oydu, minik bir sos tabağı getiriyorlar ve o wasabi ile soya sosunu karıştırıp makileri ve sushileri ona batırarak yiyorsun. Yedikçe yediren garip bir acısı var. Tabak da ayrı bir hoştu, doğrama tahtası gibi bir şeydi. Yanında da japon yeşil çayı söyledik, sushi ile yeşil çay içilirmiş çünkü. Aslında denemek istediğim çok fazla içecek çeşidi vardı ama adet böyleymiş diyerek yeşil çay söyledik. En tanıdık tat oydu masadaki yani.


Sonra Schwedenplatz'daki Starbucksa gittik, ve orada gelen maille Marubeni'ye kabul edilmediğmi öğrendim. O kadar sushilerini yedim ama reddettiler beni caponlar :(  En azından kısmette bir Japon tarafından teselli edilmek varmış :) Neyse, sonra biraz sunuma baktık, çok sarmadı, daha çok kahve içip muhabbet etmiş olduk. Fumi'nin ne zamandır baktığı bir şey varmış Zara'da ben onu alsam falan dedi, öylelikle kalktık Stephansplatz'daki Zara'ya gittik, dolandık bişeyler denedik falan, Fumi aldı tişörtünü. Ve koca bir günü yemek , kahve ve alışveriş üçlüsüyle geçirdikten sonra, en iyisi biz haftasonu sunumu hazırlayıp pazartesi dersten 2 saat önce buluşalım diye kararlaştırdık. Marubeni kısmı hariç güzel bir gündü, seviyorum hala Japonları, pişman olacak o Marubeni de zaten :P

(more...)

Read Users' Comments (0)

writer's block

Son yazımı mart 13'te yazmışım, 1 buçuk ay olmuş resmen :O   bu bir buçuk aylık süre zarfı belki de yazılabilecek en çok şeyin olduğu zaman dilimiydi, ama ne elim klavyeye gitti ne de blog sayfama girdim son yazımdan bu yana. hiç içimden gelmedi yazmak, ki bu durumun adına writer's block diyorlar. böyle kitleniyosun, anlatcak şeyin olmadığından değil, canın çekmediğinden yazamıyorsun falan. yani herşeyin bir sebebi var, writer's block denen şeye yakalanmışım, elimde olan bişey değil..
bu bir buçuk aylık arayı yazıyla telafi etmenin yollarından en uygunu küçük çaplı bir  e-roman yazmak olsa da, ben siz okurlarımı düşünerekten bu geçen sürede olan biteni maddeleştirerek anlatmayı deneyeceğim. (yoksa ben yazarım e-roman, hiç sorun değil de, okuyanım olmaz diye yani)
şimdi kronolojik olarak başlıyorum. (başlangıç noktası bir önceki yazımı yazdığım zaman olmak üzere)
  • bir önceki yazımdan yaklaşık bir hafta sonra, Paskalya tatili münasebetiyle Selime, Nuran, Zeynep ve Carolina( İsveç'e gittiğimde Selime'nin yurdunda tanıştığım, Hollandada yaşayan ama Dominik asıllı kız, Selime Merve'ye gidiyorum deyince o da gelmek istemiş, Selime'de buyur etmiş, çok da iyi etmiş) Viyana'ya geldiler. Zeynep 3 gün, Carolina 5, Selime 6 ve Nuran 7 gün kaldı. İnanılmaz dolu, muhteşem bi haftaydı. Sanatın, kliselerin, cafelerin ve alışverişin dibine vurduk. Ne diyim, baya eğlendiydik işte, üzerinden zaman geçince günügününe yazmak gibi olmuyor tabi.. özetle süper, ve tekrar edilesi bir haftaydı.
  • pek sevgili koyu katolik ülkem avusturya dinine çok bağlı olduğu için paskalya tatilini 3 hafta dolu dolu kutladığı için, kızlar erasmus ülkelerine döndükleri zaman, ben de kalan 2 haftam için özvatanım tr'ye gittim. çok da iyi ettim. zaten baya özlemiştim, bol bol spesyal yemekler yedim, herkesle özlem falan giderdim. okula gittim, akrabaları dolaştım, arkadaşlarla buluştum. pek güzel bir 2 hafta geçirip recharge oldum.
  • geleceğim günden 2 gün önce, izlandadaki abuk isimli yanardağ patladı. ve bana stres dolu 2 gün yaşattı. pazar günü sabah olması gereken uçağım iptal oldu. biriken yolcu trafiğinden ve oluşan kaostan dolayı en erken perşembeye bilet bulabildim, ama Ayşegül de o hafta ( geçen hafta pztesi) Viyana'ya benim yanıma gelecek olduğundan ve onun bileti de pazartesi olduğundan, ve bu durumda benim perşembe gitmem aşırı saçma olacağından dolayı, pazartesi günü Aysegülle birlikte belki biri gelmekten vazgeçer de yedeklerden ben uçarım umuduyla havaalanına gittim. haberlerde görülen o herkesin yerlerde yattığı, insanların gergin gergin etrafta dolaştığı kaotik ve aşırı kalabalık ortamı böylelikle görmüş olduk. ama çok şükür, umduğumuzdan çok daha kolay bir şekilde bilet bulabildim, zira gittiğimiz gün avrupa'da sadece Viyana havaalanı açık diye, daha önceden uçakları iptal olmuş olan olabildiğince çok avrupa yolcusunuViyana'ya göndermek için dolmuş gibi ek sefer koymuşlardı Viyana'ya. Gittiğimizden 1 saat sonrasına da bir ek sefer koymuşlardı ve hemen o uçaktan bilet verdiler bize de. Gidiyoruz diye sevindik falan ama gate'de 3 saate yakın beklemek sevincimizi yorgunluğa dönüştürdü. hayatımda hiç bi gate'i bu kadar kalabalık görmemiştim, inanılmazdı.neyse, 3 saatin sonunda bindik uçağa. ve bir anonsla yıkıldı dünyamız, Viyana havaalanı yine kapandı ve Budapeşteye inmek zorunda kalabiliriz diye. uçağın yarısı daha önceden Budapeşte'ye iptal olan uçakları yüzünden bu uçağa bindirildikleri için seviniyor, diğer yarısı nerden çıktı bu diyerekten oflayıp pufluyor falan. bu vaziyette 2 saat falan yol gittik, yaklaştığımızda bir anons daha yapıldı, şuan Viyana yine açıldı, hemen iniyoruz Viyana'ya dont panic gibisinden. derin bir huh çektik ve puslu Viyana semalarından geçerek havaalanına inmeyi başardık. 
  • Sonraki bir hafta boyunca Aysegül'le çok sanatsal ve eğlenceli günler geçirdk. İlk 4 gün boyunca İsveç'ten gelen Şeyma da katıldı bize,yine dolu dolu, ayak patlatan bir tempoyla gezdik Viyana'yı.  Tuna'da pedallı botlara binmek , Prater'de bisiklet sürmek gibi sportif aktivitelerimizin yanında Kursalon'da Strauss ve Mozart konserine bilem gittik :) akşamlarımızı da örgücü kız ve ayaklı çocuk ile Karlsplatz'daki Starbucks'ta kahve içerekten değerlendirdik..
  • Pazar günü Aysegül gitti ve ben yine yalnız, settled hayatıma döndüm :S
  • Geçen hafta yanardağ yüzünden gidemediğim pazartesi günkü almanca dersime bu hafta (dün) gitmek için okula vardığımda başka bir doğal afet bekliyordu beni. bu sefer de okul yandı , ve dersler iptal oldu :) olan yine almanca dersine oldu, çok da üzüldüm tabi :P yangını algılayabilmemin de bir hikayesi var, onu anlatıvereyim.  malum benim almanca düzeyim sıfır dolaylarında seyrettiği  ve geçen hafta da derse katılamadığım için en ufak bir gelişme kaydedemediğim için , günlük yaşamda biraz zorluk çekiyorum almanca konusunda. ama bunun hayatıma mal olabilecek bir eksiklik olduğunu dün anladım. şöyle ki, derse biraz erken gittiğim için sınıfa gittim ve oturdum, bu sırada almanca bir anons duyuldu, ama hiç öyle acil durum vari bir anons da değildi , bir adam almanca birşeyler söyledi ve kapattı "danışmaya bekleniyorsunuz" kıvamında. ne bir siren, ne bir alarm.. ben de anonstan hiç birşey anlamadığım ve yangın ihtimali de doğal olarak aklıma gelmediği için sınıfta oturmaya devam ettim. biraz zaman geçip de kimse gelmeyince, dedim çıkayım bir kahve alayım kendime ( sınıf bodrum katında çünkü)  yukarı bir çıktım ki, incin top oynuo, elektrikler kesik, ve bir kaç insan da dışarı koşturuo. artık anladım yani bir gariplik olduğunu ve dışarı çıktım ben de, bütün okul dışarda bekleşiyormuş meğerse. birine sordum noluyoruz diye, dedi yangın varmış okulu tahliye ediyorlar.  3-4 tane itfaiye geldi sonra, baya baya boşalttılar okulu, uzaklaştırdılar falan herkesi. çok eğlenceli oldu :)
kısaca böyle geçti son yazıdan bu güne zaman.
bu yazıyı yazmamla birlikte writer's block'umu  yenmiş olduğumu umuyorum.. 

(more...)

Read Users' Comments (0)

Staatsoper, Moses und Aron

Metrolarda, otobüs duraklarında, billboardlarda ve afiş asılabilecek bilimum yerlerde ne zamandır afişlerini gördüğüm Moses und Aron (Musa ve Harun) operasına gittim bu akşam. Öyle heryerlere afişi asılacak kadar muhteşem bir şey değildi, çünkü görsellik çok azdı. Sahnede baştan ayağa siyah giyinmiş nerden baksan 50-60 kişi vardı ve 2 saatlik opera boyunca sadece bir kere kostüm değiştiler. O yüzden çok siyah bir sahneydi, arka plan denilen bir şey yoktu dört bi tarafı siyah perdeydi, yani görsel hiç bir atraksiyonu yoktu operanın. 50-60 kişi İsrailoğullarını temsilen sahnedeydiler, ama neredeyse yarısı çekik gözlüydü oyuncuların :) Hiç olmamış yani, o kadar uğraşmışlar yapmışlar ama çekikleri doldurmasalardı keşke sahneye, İsrailoğullarından çok hertürlü topluluğa benziyolardı zira. Musa da neredeyse hiç konuşmadı etrafta dolandı durdu öyle, Musa kekeme diye Harun konuştu (bağırdı?) bol bol. Sonuna doğru da Harun'u sapıttırdılar, esas tanrı hepimiziz diye yoldan çıkardı milleti giderayak. Çok text ağırlıklı bir operaydı, dediğim gibi görsellik yok denecek kadar azdı , herkesin koltuğunun önünde duran subtitle cihazı olmasaydı hiç bir şey anlamazdım heralde. Biletimi sabah aldığım için yerim çok iyi değildi, gerçi sahneye en yakın localardaydım ama önümdeki teyze sahneyi hafiften kaplıyordu. En güzel kısmı tabiki binanın kendisiydi, perde arasında süslenmiş püslenmiş bir sürü "elegant" insan muhabbet ederlerken, ben casual kıyafetlerimle foto çektim bol bol.
Fotoğraflarla istediğim kadar uğraşamadım, bir ara sırf foto çekmeye giderim sanırım. Şimdilik bir kaç bir şey koyayım yine de:

(more...)

Read Users' Comments (0)

"I'm sorry, Is it Mörv?", "No, it's Mer-ve" , "Oh, I see Maarvağ"

Sanırım dünyanın en zor ismine sahibim. Herkes herkesin ismini rahatlıkla söyleyebiliyor ama,  bir hafta boyunca ismimi söylediğim kimse Merve'ye benzer bir şey bile söyleyemedi. Attendance alırken hocaların istisnasız hepsi Mörv şeklinde okuyor ismimi mesela, haftanın sonuna doğru artık "I am here but it's Mer-ve" demekten gına geldi :) Sınıfta da tanıştığım kimse henüz Merve demeyi başarabilmiş değil, herkesin kendi tarzı var, Mörveey, Mörv, Maarvağ gibi çeşit çeşit ismim oldu. Artık düzeltmiyorum da, zaten ne kadar hecelesem de kendi tarzlarında çağırmaya devam ediyorlar.
İsim söyleme faslının gına getirtecek kadar çok gelmesinin nedeni de bu hafta 10 derse birden girmiş olmam. Hepsine girip bir ortama baktım, hocaya sınıftakilere falan. Son olarak 4 tanesini eledim, ve şuan 6 dersim var, 2şer taneden 3 güne yayılmış bir şekilde. Bu da salı ve cuma günlerimin boş olması anlamına geliyor ki, cuma günümün boş olmasının verdiği mutluluk paha biçilemez :)
Sadece bir hafta geçirmeme rağmen kendimden ummadığım bir adaptasyon progresi kaydettim, misal ilk günkü ingilizce konuşmam "ehe mehe kem küm yani i mean that.." şeklindeyken, bugün sınıfa hitaben bir trade simülasyonunu anlatabilecek cümleler kurabilir hale gelmiş olduğumu farkettim.
International Human Resources Management diye bir dersimde Amerikalı bir sağır öğrenci var,  gittiği her yere götürdüğü iki işaret dili çevirmeniyle geliyor derse, hocanın yanında oturuyor bunlar ve yoruldukça yer değiştirerek çocuğa simültane tercüme ediyorlar dersi. Haliyle çok ilginç bir atmosferi oluyor dersin, bazen işaretlere kayıyor gözün, bazı kelimelerin işaret dilindeki karşılığını çakabiliyorsun falan, mesela hoca China dediğinde kadın gözlerini kısarak sırıtıyor:) Çocuğa başta bir acıma hissedecek gibi oldum, ama sonra kendini tanıtışı olsun derslere katılışı olsun sağırlığını hiç problem etmeyen cool tavırlarıyla çocuğa acımanın esas acınması gereken his olduğuna karar verdim. Tenefüslerde bile hiç öyle köşesinde oturup da uzak durmadı, çevirmenleriyle de olsa muhabbete katıldı. Çocukla konuşurken nereye bakacağımı şaşırınca biraz gerildim, hem çocuk hem de tercüman sana bakarak konuşuyor, ses çevirmenden geliyor ama çocuğun ağzından konuşuyor, ve cevap verirken de aslında çocuğa verdiğin için cevabı her ne kadar seni duymuyor olduğunu bilsen de çocuğa bakarak cevap vermen gerekiyor. Dersi çok büyük ihtimalle droplarım diye gitmiştim ama sınıfın ortamı, bu sağır çocuğun da olması falan cazip geldi, bırakmadım dersi.
Yine aynı derste Japon bir kızla grup olduk sunum için, ve tenefüste dakikalarca konuşmuş olmamıza rağmen ertesi gün kızı yolda gördüğümde bana selam vermese mümkün değil çıkaramazdım, selam verdikten sonra bile kızı çizmesinden tanıyabildim :) Aynı durum Singapurlu bir kızda da başıma geldi, iki dersimiz ortak olduğu için tanıştığımızdan bir sonraki derste yanıma oturup da tanıyormuş gibi selam verdikten sonra ses tonundan çıkarabildim kızı. Velhasıl çekik gözlüleri ayırt edemiyorum ve cidden çok ayıp oluyor, her çekik gözlü gördüğümde geriliyorum bunlar benimkilerden biri mi acaba diye :)
Bir hafta boyunca her derste karşılaştığım ama hala alışamamış olduğum bir Avusturya geleneği var. Ders bitiminde hoca bu günlük bu kadar şeklinde bitişi yaptıktan sonra herkes sıraya vurmaya başlıyor ( kapı tıklama şeklinde ). İlk derse girdiğimde sınıfın bir şeye kızdığını bir şeyi protesto falan ettiğini sandım, baya gerildim, ne kaçırdım acaba ki , ne olmuş olabilir, ne diye bu kadar yaygara yaptılar falan gibi şeyler düşünmüştüm. Meğer "ders çok güzeldi, teşekkürler" anlamına geliyormuş, ve her ders sonunda herkes ciddi ciddi bir şekilde sırayı tıktıklıyor :) Sonraki günler komik gelmeye başlasa da her ders sonunda hala irkiliyorum birden çıkıveren gürültüden :)
To sum up, bütün haftam 10 derse girmek suretiyle ev-okul arasında geçti, onlardan hariç gördüğüm tek şey de U1 ve U4 metrolarıydı. Haftaya 1 sunum, 1 essay, 1 de quizim olduğundan ne kadar vakit bulabilirim bilmiyorum ama eski turistik hayatıma en azından salı ve cuma günleri dönebilirim diye umuyorum..

(more...)

Read Users' Comments (1)yorum

Okulsuz son günler (edited)

Aşağıda okuyacağınız girizgahı 2 gün önce yapmıştım, ama aniden gelen bir üşenti esintisiyle yarım bırakıp " üf biraz da sonra yazıyım" dedikten sonra başka sitelerde sörf yaparken boğulunca, bu yazı da böyle kaldıydı. Haliyle blog da uzun zamandır yazısız kalmış oldu, son yazı İsveç'ten mesela, döneli 5gün oluyor halbuki. Neyse bugün okul başladı, hiç enteresan bir şey olmadı. O yüzden ben 2 gün önceki yazıyı koyayım en iyisi :) Kimliktir, webmail ayarlarıdır, zarttır, zurttur hiçbirini bugün halledemedim, yarın uğraşcam hepsiyle.
Şimdi bir flaşbekle cumartesiye dönelim :

""Pazartesi okul başlayacak, benim daha derslerim belli olmasa da :S Kapasiteleri dolduğu için alamadığım çoğu dersimin yerine aldığım kıytırık dersleri bir şekilde droplayıp, adam gibi dersler almam gerekiyor. Nasıl olacağı hakkında en ufak fikrim yok.  Herneyse pazartesi görücez nolcak ne bitcek, şimdi konumuz bu değil :P
Bugün yine turist modumu takınıp, taktım makinamı boynuma çıktım yollara. Hava çok güzel olduğu için amacım Rathauspark a gidip biraz yürüyüş yapmak biraz kitap okumak falandı. Ama baktım hava çok güzel, yürüye yürüye başka yerler keşfettim, Volkstheather, Museumsquartier, Maria Theresien Platz gibi. En son Naturhistorisches Museum diye bir doğa müzesine girdim, inanılmaz güzel bir bina ve içerisi de oldukça ilginçti. Bir sürü doldurulmuş-canlı hayvan, bitki  vs. sergiliyorlar, ben daha çok binanın kendisiyle tablolarla falan ilgilendim gerçi. Rathaus'taki buz pisti çok güzeldi, bölüm bölüm pek çok pist yapmışlar birbirine bağlanan, çocuk bölümü vardı ayrı mesela, bir de parkın içini dolanan böyle patikalar şeklinde kıvrım kıvrım yollar yapmışlar, çok takdir ettim. Ama hava baya sıcaktı, kenarlarından sulanmaya başlamıştı bile pist. Zaten sonra afişte gördüm 7 Mart'ta kaldırıyorlarmş pisti, o kadar buzu bu havada buz halinde tutmaz zor tabi.""

Bu kadar yazmışım cumartesi günü, ekleyecek ayrıntı var mı diye yokladım zihnimi ama kalmamış hiçbişey balık hafızamda. Bu blogu tutmamın bir sebebi de o zaten, Memento hesabı yaşadıklarımı hemen yazmassam, sonra hatırlaması zor olabiliyor :) Demekki neymiş, bidaha yarım bırakmak yokmuş, anlatılcak bişey varsa adam gibi günü gününe yazmak lazımmış. 
 
yeni başlayan çocuklara böyle kayaklı penguenler veriyorlar, tutunarak kayıyorlar düşmeden etmeden, çok mantıklı ve şirin bir yöntem hakkaten
  
bu katedralin girşini bulabilmek için dört döndüm etrafında ama tadilattymış meğer



müzenin bahçeden görünümü
  
  
japon kızın çektiği yamuk fotoğraftan sonra, merdivene koyarak 10saniye ayarıyla kendim çektiğim poz, japon kıza göre gayet başarılı :)

 

müzenin içinden, binanın dört bir tarafına önemli bilim adamlarının heykellerini dikmişler böyle, etrafına da o adamın bulduğu şeyi hatırlatıcı semboller yerleştirmişler, newton'unki ağaç-elma falandı mesela :)


tavandaki bir tablo, yaşam mücadelesini anlatıyormuş, döngüsel  bir biçimde resmedilmiş olması çok manidar, hayat aşamalarının da döngüselliğini anlatıyor bu şekilde.  sağdakiler aşk, güç, zenginlik gibi şeyleri simgeleyen insanlarmış, soldakiler de yokoluş ve alçalmayı temsil ediyormuş. Ortadaki aksakallı filozof dede kara kara hayatın anlamını düşünürken, arkadaki sfenks çoktan hayatın manasının yazılı olduğu kitabın üstüne yatarak onu sonsuza kadar korumaya almış bile. yani filozof elindeki kum saati bitmeden önce hayatın sırrını asla bulamayacakmış. doğa müzesi için çok güzel seçilmiş bir tablo bence, çok hoşuma gitti benim.


(more...)

Read Users' Comments (2)

Västerås'ta bir gün

An itibariyle Selime'nin saç kurutma makinasıyla ısıttığımız miniş odasındayım. Bugün sabah 8'de Kanthal'ın fabrikasına gitmek üzere R&D departmanında çalışan Anke isimli bir kadın "Old Man"iyle (20yıllık yaşlı bir Audi) bizi universitenin kütüphanesinden aldı. Aslında çok dakik olmasını beklediğimiz bu buluşma tam 20 dakika gecikince her zamanki gibi iliklerimize kadar donduk, acıdan elimiz ayağımız tutmaz hale falan geldi. Neyse ki kadının geçerli sebepleri varmış, oğlunu yolumuzun üstünde okula bırakması gerektiği için biraz eşyaları toplamaları falan gecikmiş, her neyse kadın oldukça hoşsohbet sıcak biriydi, acayip ilgilendi bizimle. Fabrikanın üretim bölümlerine giriş yasak olduğu için yalnızca ofisleri, labaratuarları ve test odalarını gezdirdi ama baya bir şey öğrendik. Şu meşhur stress- strain grafiğini çizen koca alette bir metal çubuğun yield point ve rupture pointini hem bilgisayardan hem de rupture anını bizzat gözümüzle görebildik mesela. Velhasıl şahsen çok şey öğrendim ve de eğlendim fabrikada. Kadıncağız tren biletimizi kadar alıp arabasıyla bizi tekrar istasyona bıraktı, merkezdeki McDonalds'ımıza gidip yine birer fish burger yedik, daha dünkülerin üzerinden 12 saat bile geçmemişken :) 
Sonra Selime'nin Macroeconomy dersi için üniversitesine gittik, geçen dönem aldığım ders olduğu için ve herşeyi de çok iyi hatırladığım için (sarcasm) çok sıkıldım :P Baktım hiç yeni  bir şey öğrenmiyorum, dedim ben ikinci ders gideyim yurda, uyuyayım en iyisi :) Selime'ye dersinde başarılar dileyip, fotoğraf çeke çeke yurda döndüm. Biraz kitap okudum, biraz uyudum falan. Selime de o arada yarına olan ödevini yaptı. Sonra da işte Coop'a gidip sebze neyin aldık akşama yemeğe, mutfakta Florian ve Paul ile onlar bacon ağırlıklı pek fena görüken yemeklerini yerken muhabbet ettik bizimki pişene kadar. Yemeğimiz de gayet güzel olmuştu elimize sağlık, sağlıklı bi şekilde sebze yemeğimizi de yemiş olduk böylece. Böyle yani sevgili blog, resmen ilkokul günlüğü tutar gibi yazdım bütün yaptıklarımı bir bir :)  Perşembe gününe kadar çok ekstrem bir olay olmadıkça yeni bir yazı yazcağımı sanmıyorum, cuma gününden sonra derslerimin de başlamasıyla Viyanamdan bildirmeye devam ediciiym. Şimdi biraz Selime'nin köyünden ve universitesinden fotolar koyalım:

                                                                     sağdaki sarı bina Selime'nin yurdu


(more...)

Read Users' Comments (0)

İsveç "Tecrübesi"

İsveç gezisi/tatili falan kesinlikle değil, ancak İsveç tecrübesi diyebiliyorum yaşadığım şu 4-5 güne. Her tecrübe gibi acısıyla ( gerek soğuktan ayakların-ellerin acıması, gerekse sinir sisteminde yaşanan acılar) tatlısıyla pek çok şeyler öğretti. Tatlı kısmı bir aydır görmediğim Aslı ve Selimeyle 7/24 beraber olmamdan kaynaklanıyordu tabii, İsveç'in bizzat çok da bi katkısı olmadı bu tatlılığa. Şimdi en baştan bir özet geçeyim şimdiye kadarki bölümü.
Bu arada şuan Vasteras şehrinde ve Selime'nin yurdundayım, internet de hızlı iken foto da koyarım güzelcene.
Perşembe günü malumunuz pek sevgili canım şehrim Viyana'dan çıktım yola, 1 buçuk saatlik bir otobüs yolculuğunun ardından Slovakya denilen miniş ülkenin miniş "başkenti" Bratislava'ya ulaştım. Varır varmaz, pasaport kontrolünden geçtim ve uçuşa 2 saat erken gelmenin bir Ryanair uçuşu için çok lüzumsuz olduğunu öğrenmiş oldum zira adamlar otobüs mantığında uçurdukları için uçuştan bir yarım saat öncesinden varmak yetermiş de artarmış bile. Neyse 2 saatlik uçuşumun ardından Skavsta denilen kulübemtrak havaalanına indim, oldukça ilkel şartlarda uçaktan indikten sonra bir de havaalanının içine kadar nerden baksan 10 dakika buz üzerinde yürüttüler bizi bavullarla. Sonracıma, 1 buçuk saatlik otobüsüme bindim Stockholme gitmek üzere, vardığımda saat 7'ydi. Bir diğer deyişle tam 9 saattir yollardaydım. Neyse, Selimeylen Aslı karşıladı beni T central'de sarıldık öpüştük falan, hasret giderdik istasyonlarda :)
Şuan çok detaylı yazdığımı farkettim ve böyle her günü anlatmasına anlatırım ama zaman yok,  saat 12 olmuş ve bizim sabah 8de Kanthal'ın fabrikasına gitmemiz için erken yatmamız gerekiyor. O yüzden şimdi özetin de özetini yazıvereyim.
Özetin özeti : İsveç'te yaşanmaz, gezmeye de kışın gelinmez. Tek kelimeyle buz gibi ( burda çok göreceli bir kavram olan soğuğu tanımlamak gerekirse, derece olarak -20 hissiyat olarak ellerinin ayaklarının soğuktan acıdığı, ağzını burnunu hissetmediğin ve bir süre sonra yürümek zorunda bırakıldığın yollarda üşümekten ağlamaklı olduğun sinir bozuculukta bir soğuktan bahsediyoruz) ve buz gibi olmasının yanında da bu kış şartlarında yaşamanın kolaylaştırılmayıp zorlaştırıldığı bir ülke, bkz: ulaşım sistemleri! Adamlar Stockholm gibi büyük denilen bir şehrin sadece merkezine bir merkezi ulaşım sistemi kurmuşlar, işte en merkezi yerlere trenler metrolar falan gidiyor. Metrolardan, trenlerden indikten sonra da üç beş merkezi yere otobüs koymuş ama  durakların arası en az bizim Türkiye'de 3 otobüs durağı eder. Ondan sonrasını salmış devlet, herkes heryere yürüyor, bir otobüsten iniyorsun minimum 15 dakika yürüyorsun gitceğin yere -20 derecede. Bizim kaldığımız eve gitmek için tren istasyonundan sonra bir 15 dakika yürüme mesafesi vardı mesela ve yürüdüğün yer de yol değil, nerden baksan 50cm ezilmiş buzumsu kar. Zaten Stockholm'de taş veya yol görmedim ben, yer seviyesi komple kar veya buzdu, ne bir tuzlama ve bir yol açma hiç bir şey yoktu. Bütün kaldırımlar buz içinde, buz değilse de toz halinde kar, ve iki türde de yürümek birbirinden zor ve yorucu. Velhasıl, İsveç'te dışardayken tam bir survival mücadelesi halindeydik. Yürümeye mecbur olduğumuz yolları mecburen hızlı hızlı yürüyerek geçmeye çalıştık, gezmeye niyetlendiğimiz yerlerde de maximum 10 dakika dışarda durmak suretiyle en yakın mağazalarda ısınma molaları vererek gezebildik ancak. Hayatımda görmediğim soğuğu ve karı gördüm şu 4 günde, ve hayatımda üşümediğim kadar çok üşüdüm, dondum, buz kestim.
Kültürel, tarihi olarak City Hall ,Gamla Stan , Vasa Museum, ve bir büyük klise gezdik. Hepsi de fena değildi, ama sürekli üşüme modunda olduğumuzdan tadını çok çıkaramadık, sadece fotoğraf çekip geçtik gibi oldu. Hoş, adamların anlatabilecekleri gösterebilecekleri bir tarihleri de yok çok fazla. City Hall dedikleri komik yapıda anlattıkları "tarih" cidden gülünçtü, videoya çektik, bu muhteşem bilgilerden mahrum kalmak istemeyenlere  atabilirim :)
Küngstergarden diye bir buz pateni ringinde de paten yaptık gitmişken yapmadan dönülmez diye, ama o gün o kadar soğuktu ki en fazla 15 dakika dayanabildik, ayaklarımız buz tutmuştu ve artık gerçekten varlıklarından şüphelenmeye başlamıştık. Selime buz patenlerini çıkardıktan sonra bir süre yürümekte zorlandı, o derece. Yaşamayan bilemez böyle bir soğuk acısını, ordan okumakla anlayamazsınız yani :)
Soğuk öylesine felaket boyutundaydı ki, City Hall'un ordaki büyük nehir bile donmuştu, ve üstünü de kar kaplamıştı. Kenarda tekneler buza batmış bir şekilde, acıklı nehir görüntüsünü aşağıda bulabilirsiniz :)
Bu 4 günün en keyifli kısımları akşamlarıydı, Aslıcığım ve Selimeciğimi çok fena derecede özlemişim, akşamları hep beraber değişik güzel yemekler yapıp yedik, değişik değişik kokulu çaylar demledik onları içtik muhabbet ede ede.. Akşamları gerçekten çok güzeldi, bir sonraki buluşmamıza kadar enerji depoladık birbirimize.
Yarın Kanthal'a gidip İsveç fabrikası nasıl olurmuş, ona bakacağız bizi Anke diye bir kadın gezdirecek orda. Sonra Perşembe'ye kadar Vasteras'tayım, burda Selime'nin minik şirin odasında berabercene kalıcaz, kapalı alışveriş mekanlarını gezmeyi düşünüyoruz üşümeyi minimize edebilmek için :) Devamını yazarım Viyana'ya döndükten sonra.. Biraz foto koyalım :

(more...)

Read Users' Comments (0)