İsveç "Tecrübesi"
İsveç gezisi/tatili falan kesinlikle değil, ancak İsveç tecrübesi diyebiliyorum yaşadığım şu 4-5 güne. Her tecrübe gibi acısıyla ( gerek soğuktan ayakların-ellerin acıması, gerekse sinir sisteminde yaşanan acılar) tatlısıyla pek çok şeyler öğretti. Tatlı kısmı bir aydır görmediğim Aslı ve Selimeyle 7/24 beraber olmamdan kaynaklanıyordu tabii, İsveç'in bizzat çok da bi katkısı olmadı bu tatlılığa. Şimdi en baştan bir özet geçeyim şimdiye kadarki bölümü.
Bu arada şuan Vasteras şehrinde ve Selime'nin yurdundayım, internet de hızlı iken foto da koyarım güzelcene.
Perşembe günü malumunuz pek sevgili canım şehrim Viyana'dan çıktım yola, 1 buçuk saatlik bir otobüs yolculuğunun ardından Slovakya denilen miniş ülkenin miniş "başkenti" Bratislava'ya ulaştım. Varır varmaz, pasaport kontrolünden geçtim ve uçuşa 2 saat erken gelmenin bir Ryanair uçuşu için çok lüzumsuz olduğunu öğrenmiş oldum zira adamlar otobüs mantığında uçurdukları için uçuştan bir yarım saat öncesinden varmak yetermiş de artarmış bile. Neyse 2 saatlik uçuşumun ardından Skavsta denilen kulübemtrak havaalanına indim, oldukça ilkel şartlarda uçaktan indikten sonra bir de havaalanının içine kadar nerden baksan 10 dakika buz üzerinde yürüttüler bizi bavullarla. Sonracıma, 1 buçuk saatlik otobüsüme bindim Stockholme gitmek üzere, vardığımda saat 7'ydi. Bir diğer deyişle tam 9 saattir yollardaydım. Neyse, Selimeylen Aslı karşıladı beni T central'de sarıldık öpüştük falan, hasret giderdik istasyonlarda :)
Şuan çok detaylı yazdığımı farkettim ve böyle her günü anlatmasına anlatırım ama zaman yok, saat 12 olmuş ve bizim sabah 8de Kanthal'ın fabrikasına gitmemiz için erken yatmamız gerekiyor. O yüzden şimdi özetin de özetini yazıvereyim.
Özetin özeti : İsveç'te yaşanmaz, gezmeye de kışın gelinmez. Tek kelimeyle buz gibi ( burda çok göreceli bir kavram olan soğuğu tanımlamak gerekirse, derece olarak -20 hissiyat olarak ellerinin ayaklarının soğuktan acıdığı, ağzını burnunu hissetmediğin ve bir süre sonra yürümek zorunda bırakıldığın yollarda üşümekten ağlamaklı olduğun sinir bozuculukta bir soğuktan bahsediyoruz) ve buz gibi olmasının yanında da bu kış şartlarında yaşamanın kolaylaştırılmayıp zorlaştırıldığı bir ülke, bkz: ulaşım sistemleri! Adamlar Stockholm gibi büyük denilen bir şehrin sadece merkezine bir merkezi ulaşım sistemi kurmuşlar, işte en merkezi yerlere trenler metrolar falan gidiyor. Metrolardan, trenlerden indikten sonra da üç beş merkezi yere otobüs koymuş ama durakların arası en az bizim Türkiye'de 3 otobüs durağı eder. Ondan sonrasını salmış devlet, herkes heryere yürüyor, bir otobüsten iniyorsun minimum 15 dakika yürüyorsun gitceğin yere -20 derecede. Bizim kaldığımız eve gitmek için tren istasyonundan sonra bir 15 dakika yürüme mesafesi vardı mesela ve yürüdüğün yer de yol değil, nerden baksan 50cm ezilmiş buzumsu kar. Zaten Stockholm'de taş veya yol görmedim ben, yer seviyesi komple kar veya buzdu, ne bir tuzlama ve bir yol açma hiç bir şey yoktu. Bütün kaldırımlar buz içinde, buz değilse de toz halinde kar, ve iki türde de yürümek birbirinden zor ve yorucu. Velhasıl, İsveç'te dışardayken tam bir survival mücadelesi halindeydik. Yürümeye mecbur olduğumuz yolları mecburen hızlı hızlı yürüyerek geçmeye çalıştık, gezmeye niyetlendiğimiz yerlerde de maximum 10 dakika dışarda durmak suretiyle en yakın mağazalarda ısınma molaları vererek gezebildik ancak. Hayatımda görmediğim soğuğu ve karı gördüm şu 4 günde, ve hayatımda üşümediğim kadar çok üşüdüm, dondum, buz kestim.
Kültürel, tarihi olarak City Hall ,Gamla Stan , Vasa Museum, ve bir büyük klise gezdik. Hepsi de fena değildi, ama sürekli üşüme modunda olduğumuzdan tadını çok çıkaramadık, sadece fotoğraf çekip geçtik gibi oldu. Hoş, adamların anlatabilecekleri gösterebilecekleri bir tarihleri de yok çok fazla. City Hall dedikleri komik yapıda anlattıkları "tarih" cidden gülünçtü, videoya çektik, bu muhteşem bilgilerden mahrum kalmak istemeyenlere atabilirim :)
Küngstergarden diye bir buz pateni ringinde de paten yaptık gitmişken yapmadan dönülmez diye, ama o gün o kadar soğuktu ki en fazla 15 dakika dayanabildik, ayaklarımız buz tutmuştu ve artık gerçekten varlıklarından şüphelenmeye başlamıştık. Selime buz patenlerini çıkardıktan sonra bir süre yürümekte zorlandı, o derece. Yaşamayan bilemez böyle bir soğuk acısını, ordan okumakla anlayamazsınız yani :)
Soğuk öylesine felaket boyutundaydı ki, City Hall'un ordaki büyük nehir bile donmuştu, ve üstünü de kar kaplamıştı. Kenarda tekneler buza batmış bir şekilde, acıklı nehir görüntüsünü aşağıda bulabilirsiniz :)
Bu 4 günün en keyifli kısımları akşamlarıydı, Aslıcığım ve Selimeciğimi çok fena derecede özlemişim, akşamları hep beraber değişik güzel yemekler yapıp yedik, değişik değişik kokulu çaylar demledik onları içtik muhabbet ede ede.. Akşamları gerçekten çok güzeldi, bir sonraki buluşmamıza kadar enerji depoladık birbirimize.
Yarın Kanthal'a gidip İsveç fabrikası nasıl olurmuş, ona bakacağız bizi Anke diye bir kadın gezdirecek orda. Sonra Perşembe'ye kadar Vasteras'tayım, burda Selime'nin minik şirin odasında berabercene kalıcaz, kapalı alışveriş mekanlarını gezmeyi düşünüyoruz üşümeyi minimize edebilmek için :) Devamını yazarım Viyana'ya döndükten sonra.. Biraz foto koyalım :
Bu arada şuan Vasteras şehrinde ve Selime'nin yurdundayım, internet de hızlı iken foto da koyarım güzelcene.
Perşembe günü malumunuz pek sevgili canım şehrim Viyana'dan çıktım yola, 1 buçuk saatlik bir otobüs yolculuğunun ardından Slovakya denilen miniş ülkenin miniş "başkenti" Bratislava'ya ulaştım. Varır varmaz, pasaport kontrolünden geçtim ve uçuşa 2 saat erken gelmenin bir Ryanair uçuşu için çok lüzumsuz olduğunu öğrenmiş oldum zira adamlar otobüs mantığında uçurdukları için uçuştan bir yarım saat öncesinden varmak yetermiş de artarmış bile. Neyse 2 saatlik uçuşumun ardından Skavsta denilen kulübemtrak havaalanına indim, oldukça ilkel şartlarda uçaktan indikten sonra bir de havaalanının içine kadar nerden baksan 10 dakika buz üzerinde yürüttüler bizi bavullarla. Sonracıma, 1 buçuk saatlik otobüsüme bindim Stockholme gitmek üzere, vardığımda saat 7'ydi. Bir diğer deyişle tam 9 saattir yollardaydım. Neyse, Selimeylen Aslı karşıladı beni T central'de sarıldık öpüştük falan, hasret giderdik istasyonlarda :)
Şuan çok detaylı yazdığımı farkettim ve böyle her günü anlatmasına anlatırım ama zaman yok, saat 12 olmuş ve bizim sabah 8de Kanthal'ın fabrikasına gitmemiz için erken yatmamız gerekiyor. O yüzden şimdi özetin de özetini yazıvereyim.
Özetin özeti : İsveç'te yaşanmaz, gezmeye de kışın gelinmez. Tek kelimeyle buz gibi ( burda çok göreceli bir kavram olan soğuğu tanımlamak gerekirse, derece olarak -20 hissiyat olarak ellerinin ayaklarının soğuktan acıdığı, ağzını burnunu hissetmediğin ve bir süre sonra yürümek zorunda bırakıldığın yollarda üşümekten ağlamaklı olduğun sinir bozuculukta bir soğuktan bahsediyoruz) ve buz gibi olmasının yanında da bu kış şartlarında yaşamanın kolaylaştırılmayıp zorlaştırıldığı bir ülke, bkz: ulaşım sistemleri! Adamlar Stockholm gibi büyük denilen bir şehrin sadece merkezine bir merkezi ulaşım sistemi kurmuşlar, işte en merkezi yerlere trenler metrolar falan gidiyor. Metrolardan, trenlerden indikten sonra da üç beş merkezi yere otobüs koymuş ama durakların arası en az bizim Türkiye'de 3 otobüs durağı eder. Ondan sonrasını salmış devlet, herkes heryere yürüyor, bir otobüsten iniyorsun minimum 15 dakika yürüyorsun gitceğin yere -20 derecede. Bizim kaldığımız eve gitmek için tren istasyonundan sonra bir 15 dakika yürüme mesafesi vardı mesela ve yürüdüğün yer de yol değil, nerden baksan 50cm ezilmiş buzumsu kar. Zaten Stockholm'de taş veya yol görmedim ben, yer seviyesi komple kar veya buzdu, ne bir tuzlama ve bir yol açma hiç bir şey yoktu. Bütün kaldırımlar buz içinde, buz değilse de toz halinde kar, ve iki türde de yürümek birbirinden zor ve yorucu. Velhasıl, İsveç'te dışardayken tam bir survival mücadelesi halindeydik. Yürümeye mecbur olduğumuz yolları mecburen hızlı hızlı yürüyerek geçmeye çalıştık, gezmeye niyetlendiğimiz yerlerde de maximum 10 dakika dışarda durmak suretiyle en yakın mağazalarda ısınma molaları vererek gezebildik ancak. Hayatımda görmediğim soğuğu ve karı gördüm şu 4 günde, ve hayatımda üşümediğim kadar çok üşüdüm, dondum, buz kestim.
Kültürel, tarihi olarak City Hall ,Gamla Stan , Vasa Museum, ve bir büyük klise gezdik. Hepsi de fena değildi, ama sürekli üşüme modunda olduğumuzdan tadını çok çıkaramadık, sadece fotoğraf çekip geçtik gibi oldu. Hoş, adamların anlatabilecekleri gösterebilecekleri bir tarihleri de yok çok fazla. City Hall dedikleri komik yapıda anlattıkları "tarih" cidden gülünçtü, videoya çektik, bu muhteşem bilgilerden mahrum kalmak istemeyenlere atabilirim :)
Küngstergarden diye bir buz pateni ringinde de paten yaptık gitmişken yapmadan dönülmez diye, ama o gün o kadar soğuktu ki en fazla 15 dakika dayanabildik, ayaklarımız buz tutmuştu ve artık gerçekten varlıklarından şüphelenmeye başlamıştık. Selime buz patenlerini çıkardıktan sonra bir süre yürümekte zorlandı, o derece. Yaşamayan bilemez böyle bir soğuk acısını, ordan okumakla anlayamazsınız yani :)
Soğuk öylesine felaket boyutundaydı ki, City Hall'un ordaki büyük nehir bile donmuştu, ve üstünü de kar kaplamıştı. Kenarda tekneler buza batmış bir şekilde, acıklı nehir görüntüsünü aşağıda bulabilirsiniz :)
Bu 4 günün en keyifli kısımları akşamlarıydı, Aslıcığım ve Selimeciğimi çok fena derecede özlemişim, akşamları hep beraber değişik güzel yemekler yapıp yedik, değişik değişik kokulu çaylar demledik onları içtik muhabbet ede ede.. Akşamları gerçekten çok güzeldi, bir sonraki buluşmamıza kadar enerji depoladık birbirimize.
Yarın Kanthal'a gidip İsveç fabrikası nasıl olurmuş, ona bakacağız bizi Anke diye bir kadın gezdirecek orda. Sonra Perşembe'ye kadar Vasteras'tayım, burda Selime'nin minik şirin odasında berabercene kalıcaz, kapalı alışveriş mekanlarını gezmeyi düşünüyoruz üşümeyi minimize edebilmek için :) Devamını yazarım Viyana'ya döndükten sonra.. Biraz foto koyalım :

0 Response to "İsveç "Tecrübesi""
Yorum Gönder